Kırmızı vazoda çalkalanan su sesi: Doğadan gelen müzik

Standard

Müziğin bilimini anlamaya çalışmak ne güzel bir çabadır! Geçenlerde bir yerlerde okuduğum yazıda geçiyordu, kokuya dokunmak ve sesi görmek gerektiği. Aslında duyularımız sadece kendilerine verilmiş görevlere odaklanmak zorunda değil, mesela sesten çıkan titreşimi görmek de mümkün.

 Image

Kronik uykusuzluk çektiğim şu son üç haftadır gecelerimi bolca düşünerek, bir şeyler izleyerek ve okuyarak geçiriyorum. Gün içinde yorgunluk çökse de bünyem bu duruma fena alıştı sanki. Dün gece çok güzel bir belgesel izledim, ‘When Björk met Attenborough’ adında. Björk kendine has bir tarzı olan, deneysel ve sanatsal performansları olan İzlandalı sanatçı. Sir David Attenborough’u da bilenler bilir, doğa tarihi üzerine yayın ve belgesellerin yaklaşık altmış yıldır tanıdık bir sesi ve yüzüdür. Bu iki güzel insan bir araya gelince de bahsettiğim belgesel ortaya çıkmış. Björk, albümü Biophilia (Türkçesi: yaşamın kendinden başka diğer formlarıyla bağlanma, birleşme isteği) ile müziği görüntüleyebilmeyi, böylece müziğin nasıl ortaya çıktığını anlayabilmeyi amaçlıyor ve bu çalışmasının doğada sesin farklı biçimlerde ortaya çıkışının kutlanması anlamına geldiğini söylüyor. Müzik yaparken sıradışı enstrümanlar kullanmayı seven Björk, müziği yeniden tanımlamanın gerekliliğine işaret ediyor ama bunu yapmak için de müziğin kökenine inmek gerek. Antalya’da Atatürk Kültür Merkezinde (AKM) Aralık 2012’de Komşu grubunun konserini izlemiştim, kanuni Göksel Baktagir ve davulcu Gencer Savaş ile verdikleri. Baktagir’in Yalnız Sen adlı bestesindeki performanslarını unutamıyorum. Gencer Savaş kırmızı bir vazonun içine suyu doldurmuş, yer yer çalkalıyor, yer yer eliyle ritmik hareketlerle vurarak vazoyu bir enstrüman olarak kullanıyor, suyun sesine ise kanun sesi karışmış.. Müziğin kökeni derken bundan bahsediyorum, insan eliyle yapılmış enstrümanların yanısıra hayvanların (genellikle erkek bireylerin) çiftleşme öncesi karşı cinsin dikkatini çekmek için çıkardıkları sesler, kuş sürüsünün göç esnasında çıkardığı ses, fırtınanın, Antalya’da falezlere çarpan dalgaların sesi, ceviz kabuklarının birbirine çarpınca çıkardığı sesler, bunların her biri doğada dinlemesi ve görmesi mümkün sesler aslında.

 

Attenborough insan gırtlağının bir dil için gerekenden çok daha fazla ve farklı işlevi olduğunu söylüyor. Bir biyoloğa göre bu şu demek: İnsan sesi aslında dili konuşmadan önce daha temel bir ihtiyaç olan şarkı söylemek işlevini karşılıyordu. Modern zamanda ise müzik aslında cinsellik demek, iletişim ve ilişkiler kurmak demek. Tabii bunun ötesi de var, müzik aslında bir bölgeden, belli bir dilden öteye taşabiliyor, yani sınırları aşıyor. O yüzden sözlü ya da sözsüz olsun, Afrika’daki bir kabile müziği, Kırgızistan bozkırlarındaki komuzdan yayılan tınılar ya da Moğolistan’ın bizdeki uzun havaya karşılık gelen Urtyn duu’su, misal Akdeniz’e ulaşıp insanı duygulandırabiliyor.

 

Belgesele dönecek olursam, en çok ilgimi çeken kısımlardan biri Evan Grant’in müziği görüntüye dönüştürdüğü anlardı. Buna ‘cymatics’ deniyormuş, yani gözle görülebilir ses ve titreşimin çalışılması. Mesela bir tabak, diyafram veyahut zara titreşim verildiğinde oradaki hareketlenmeyi gözlemek mümkün.

cymatics 24fps from Evan Grant on Vimeo.

İlginç bulduğum bir diğer şey ise Björk’ün konserlerinde kullandığı enstrümanlardan biri olan, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönüşünü simgeleyen yerçekimi arpı. Bu enstrümanla dinleyici sahnede yerçekimini hem görüp hem de duyabilecek.

 

Belgeselde ayrıca müziğin beyindeki etkisi de anlatılmış. Müzik beyindeki birçok bölgeyi harekete geçirip etkileştiriyor, dilin kendisinden bile çok daha etkili. Bunama rahatsızlığı görülen hastalarda müzikle tedavi duygulara hitap ettiğinden hafızada yolculuğa aracı olabiliyor. Müzik kanallarımızın birbirinin aynı tonlarda şarkı söyleyen pop şarkıcılarıyla dolduğu günümüzde, o günleri hayal etmek zor olsa da, gidenler bilir, içinde zamanında enstrümanlarla yapılan müzik ve şadırvandan kubbeye kadar yükselen suyun sesiyle ruh ve akıl hastalarının iyileştirildiği Bayezid Külliyesi vardır Edirne’de.

 

Müziğin sadece bangır bangır sesler topluluğu anlamına gelmediğini çok net gösteren, doğanın ve teknolojinin birleştiği Björk’ün bu albümü (Biophilia) benim de kafamda şimdiden sonraki olası sahne performanslarıma (çok büyük bir laf oldu sanki) dair yeni yeni fikirler filizlendirdi. İyi müzik bana kalırsa düşündüren (yalnızca aşıkken düşündüreninden değil ama) ve doğayla bütünleşmiş müzik demek. İyi müziği sadece duymak da yetmiyor, görebilmek de, görürken ucunun doğaya dokunması da gerek. Yani çıplak ayakla toprağa dokunmak, bir ağaca sarılmak gibi..

 

Not: Björk ve David Attenborough’un karşılaşmasını izlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=_H8OKZ0VQpM

Advertisements

About gezginbilge

Bir sürü şey severim aslında, müzik (şarkı söylemek), tiyatro (oynamak, hayattan beslenmeyi öğrenmek), fotoğraf (çekmek, üzerine düşünmek, makine), okçuluk (hedefi ondan vurmanın uğraş isteyen bir şey olduğunu öğrenmek), yüzmek, seyahat (dünyanın her yerine gitme isteği, insan tanımak), doğa sporları (dağcılık, bisiklet, kayaya tırmanmak, ağaca tırmanmak), ekoloji, yeryüzündeki biyoçeşitlilik, koruma biyolojisi, bakteriler, evrimsel biyoloji, genetik, yazmak (yazmak için seyahat etmek) gibi..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s