Category Archives: memleket yazıları

sekizbindörtyüzonaltı kilometre ötedeki mandalina çiçeği

Standard

Martılara simit atmak

En özlenilen

Yahut Bahriye Üçok Heykeli’nin önünden geçmek

seyyar satıcının ya da Ulus’a gidecek dolmuşun egzoz sesi sessizliği bastırırken.

Ya da sabah ayazında burnuna çalınan, kışın dahi silemediği o mandalina çiçeği kokusudur.

Ve sen istanbul’a yazılmış şarkılar dinlerken bulursun kendini,

İstanbul ile aranda neredeyse sekizbinyediyüz kilometre varken üstelik.

Ve sorarsın, ne zaman döneceksin? Yahut dönecek misin?

22 Kasım 2014, Singapur

Advertisements

Yün hasır, Antalya güneşi ve Alakır

Standard

09 Ocak 2014

İstanbul’dayım. Antalya’dan annem ve anneannem ile aynı uçakta geldik. Bir birinin omzunda uyudum, bir diğerinin. Çok uykum vardı, sohbet etmek istediysem de.

İstanbul puslu ve gri. İki gündür ben de biraz öyleyim.

Bu ayrılık halleri yaramıyor.

Annem ve anneannem Azerbaycan’a gidiyorlar, Bakü’ye Afsana’nın düğününe. Onları uğurluyor gibi hissetmek istedim, hani sürekli giden olmak zor ya.

Dün de kızkardeşim artık sıkıldığını söylüyordu, hep kalan olmanın da zor olduğunu, artık uzaklarda olmak, yaşamak istediğini. Onu bundan beş sene önce daha iyi anlardım aslında. Ben de tam olarak onun gibi hissediyordum. Ama şimdi bu gidişler koyuyor. Bir yerden sonra döner insan gibi geliyor.

Hafif güneş açtı, İstanbul’a 10 km falan kaldı. Her taraf TOKİ, her taraf inşaat, tek tük ağaçlar kalmış sağlı sollu (unutmuşlar galiba onları da).

Antalya çok güzel, dolu dolu geçti. İki hafta oradaydım. Esra geldi Ankara’dan. Onunla Kaleiçi’nde tekne turu yaptık, sonra gezindik. Maaile zaman geçirdik yeni yılda, gırgırlı, şamatalı, müzikli, yemekli bir geceydi. Konu komşu, eş dost bizim evdeydi.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

SONY DSC

Canım güzelim Toroslar ve Akdeniz.

Antalya’yı seviyorum ben.

Ertesi gün yine Esra ile buluştum, akşamüstü, Ferdi de oradaydı, turnalar ve biyokültür üzerine çalışan bir kuşbilimci. O gün aslında Alakır’a gidecektik ama alkol sonrası kimse erken uyanamadığı için kaldı. O akşam biyokültürden, etnik çeşitliliklerden, azınlıkların psikolojisinden turnalara kadar bir güzel muhabbet döndü ki! Tabi ben yine Singapur’u anlattım.

Bunları yazdığım defteri ve bir diğer balıklı defteri de canım mektup arkadaşım Fulya hediye etti, Gökhan ile beraber. Özleyecek ne çok insan var. Ben de hemen yazmaya başladım.

Şimdi Kadıköy’e gidiyorum. Oradan Göztepe ve Begüm’lerin evi.

Alakır’ı anlatasım var. İki gün önce oradaydık, Ferdi ile gittik bizim arabayı alıp. Ben yolluk hazırladım, yufka ekmek içinde peynir, zeytin, domates, yanına da Niğde gazozu. On numaraydı o yolculuk, sağlı sollu kızılçam ve sedir ağaçları bize eşlik ederken. Söğütcuması üzerinden Kuzca sapağına vardık, oradan da iki sağ ve bir sol yapıp Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evlerine vardık.

Alakır yolunda.

Alakır yolunda.

Bizi bekliyorlardı zaten. -Bir defter, kalem tutan çocuk görüntüsü beni mutlu ediyor, otobüste karşımdaki çocuk bir şeyler yazıp çiziyor da.

SONY DSC

Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evleri.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Bütün gün dışarda, güneşin altında, yün hasır ve kilimlerin üzerinde oturduk Alakır’da. Bir yandan kuş sesleri, Ferdi’nin ayağına sokulan kediler, uzaklardan gelen derenin sesi ve bolca kepçe, vadiye indikçe bir balığın daha ölümüne sebep olacak olan.

Serhat şehir Kars’ı özlemek

Standard
Kars'a kuşbakışı bakmak

Kars dolaylarına kuşbakışı bakmak. Eylül, 2012

Buraya Eylül geldiğinde,

rüzgar acelesi var gibi estiğinde yani,

bitkilerin salınan gövdesi fısıldar,

ve duyar

ve görürsünüz

ormanı

huş, titrek kavak ve sarıçamıyla,

Ne güzeldir,

titrek kavağın yapraklarının ahenkli dansını izlemek

rüzgarın şiiriyle

Güneş batar

ve bozayı ailesi yuvasına döner

ve bir battaniye gibi

düşer

ıslak, nemli ve ayaz karanlık

Doğu Anadolu’nun

ormanına.

                                                                                                                                                     21 Temmuz 2014, Singapur

My longing for Kars: The serhat* city

Standard

kars

Here, come September,

as the wind hurries on,

the stalks hum, and you can hear

and see

the forest

with birch, aspen and scotch pine

How beautiful

it is to watch the dance of the aspen leaves

with the rhyme of the wind

As the sun descends,

phalanx of brown bears

go back to their territory

and fall to earth

a blanket of

moist and damp and frosty darkness

in the forest of

Eastern Anatolia

                                                                                                                                                    BB

                                                                                                                                                    23rd of May, 2014

                                                                                                                                                    S’pore                                                                                                                                                                                  *Serhat: Border, frontier, edge

Taşeron işçiler, dua ve politika

Standard
download

Fotoğraf: Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) websitesi

“Bilimsel araştırma yapanlar arasında sıkça olan bir durumdur, bir bilim insanını ‘Bu gerçekten sağlam bir argüman’, ‘benim yaklaşımım hatalı’ derken duymanız mümkündür. Bunun üzerine fikirlerini değiştirirler ve bir daha o eski fikirlerini duymazsınız. Bunu gerçekten yaparlar. Bu tabii olması gerektiği kadar sık olmaz; çünkü bilim insanları da insandır ve değişim sancılıdır. Ama bu her gün olur. Politika ya da dinde böyle bir durumun gerçekleştiği zamanı hatırlamıyorum.”

Carl Sagan

Hataları kabul etmek sorgulamaktan mı geliyor diye düşünüyorum. Yahut (hep) kaderci yaklaşım mı hataları halının altına süpürmeye ve görmezden gelmeye sebep oluyor?

Koltuk sevdası bu kadar mı gözleri kör edebilir? Bunca ölüme hala kılıf uydurmaya çalışmak nasıl böylesi mümkün?

Jandarma, polis ve korumalarıyla halkın öfkesinden kendini kurtarmak için etten duvar örmüş malum kişi: Halkın seni istemediğini anlaman için kaç ölüm gerekli?

Deneyler, sunumlar, makaleler, bilim yapmak kafayı haliyle farklı şekillendiriyor, argüman arar oluyorsun, sana söylenen her bilgiye bir destek, bir kaynakça..

Ama bu biraz da kötü bir özellik; çünkü Türkiye’den gelen haberler ve neticesinde kafayı sıyırmadan yaşamak biraz zor. Mesela (tam da) yerel seçimlerde elektrikler ülkenin pek çok yerinde kesikken, trafo’ya kedi girmiş demesi Enerji(!) bakanının ya da Manisa’nın Soma ilçesinde, özel işletmeye ait kömür madeninde, dün elektrik sisteminden çıkan yangında yaşamını yitiren 200’ü aşkın işçinin ardından 100 yıl öncesinin Japonya’sı, İngiltere’si ile karşılaştırılan 2014 Türkiye’si ve her zamanki gibi ‘fıtratında var bu mesleğin, kaderinde var ölmek bu işçilerin’ söylemine sığınan kişi. Başı sağ olsun herkesin, yas da ilan edilsin, ama bakanın ağzında şu laf ‘Arkadaşlar ihmal varsa biz buna kayıtsız kalmayız. İhmal var ya da yok demek bu sabahın gündemi değil….’

Ama ne zaman gündem olacak bu ihmalkarlıklar? Taşeron işçiler ne zaman gündem olacak? İş kazalarına ilişkin araştırma önergeleri ne zaman geçecek meclisten? Meclis komisyonu ne zaman kurulacak bunları araştırmak için?

Bir arkadaşım yazmış, ”Katillerini allah’a havale eden toplumdur 151 emekçinin katili, madeni tevekkülle kuran, arama-kurtarmayı dua ile yapan, cinayeti kader gören zihniyettir..”

Bunun üzerine ”Ama dua da mı etmeyelim?” sorusuna verdiği cevap da şöyle: ”Tabi ki edeceksin. Ama önce şunu diyeceksin “bu olay neden gerçekleşti?” “bu olayda benim bir payım var mı?” “Böyle bir olay bir daha nasıl gerçekleşmez?” Ondan sonra ilgili makaleleri okuyacaksın, gelişmiş ülkeler ne yapmış göreceksin. Ondan sonra sabaha kadar dua et.”

Uzun lafın kısası, hemen kader demeden önce düşün ve sorgula.

Amazon, biyokültür ve dostlar

Standard

Bir süredir doktoranın ne olup ne olmadığını idrak etmiş durumdayım, biraz geç oldu sanki ama. Geçenlerde bir röportaj verdim (böyle deyince de havalı oluyor, sanki hep yaptığım bir şeymiş gibi, hayatımda bir ilkti halbuki), burada: http://www.geziseli.com/bakis-acisi-bilgenur-baloglu/

Orada da bahsediyordum, kendimle ilgili hem sevip hem sevmediğim bir özelliğim olan tez canlılığımdan. Hayat koşuyor, bir yerde yakalamak lazım onu diye belki de istemsiz bir şekilde herşeye, ana, yeni gelen her bilgiye bir heyecan duymak bahsettiğim. Kişiyi diri tutuyor, o güzel bir şey ama derinlere inmen gereken anları kaçırıyorsun aynı zamanda. Yani doktora neymiş, derinlemesine öğrenmek, biraz sakinleşmek ve gelen bilgiyi sindirmekmiş.

Duruluyorum. Bugünlerde. Yavaş yavaş..

Son iki günüm deneyler, okumalar ve sevdiğim, özlediğim insanlardan heyecan verici haberler almakla geçti. Bir dostum misal, gazeteciliğe sağlam adımlarını atmaya başladı bile. Zaten kalemi, dili kuvvetli ve bağımsız medya için savaşabilecek güçte bir Amazon kadını adeta. İran, Esfehan’dan aldığı kartpostal elime henüz ulaştı, bir de ne farkedeyim? Memleketi Esfehan olan İranlı ev arkadaşımın odasındaki panoda da elimdeki kartpostalın tıpatıp aynısı. Dünya küçük dedim. Bir de kalp kalbe karşı. Tam onu düşünürken aradı beni, uzunca konuştuk.

Esfehan'dan alınmış kartpostal

Esfehan’dan alınmış kartpostal

İTÜ MBG’den diğer iki arkadaşımla da özleşmişiz, zaman farkından dolayı denk gelip de bir türlü görüşememiştik ne zamandır. İlişkilere, hayatlarımızda neler olup bittiğine, araştırma konularımıza dair anlattık da anlattık. İki ayrı kıtada pijama partisi tadında iki lafın belini kırdık.

Dün de Ankara, Kızılcahamam’da kuş gözlemlemeye gittiğimde tanıştığım bir diğer arkadaşımla muhabbet ettik. Kendisi antropolog (kültür bilimci mi demeli?). Canlıların sınıflandırılmasından yerel tohumlara, DNA barkotlamadan biyokültüre, onun şu an çevirisini yaptığı mimarlıkla ilgili kitaba, antropolojinin ‘kirli’ tarihine dair konuştuk, en son ikimizin de çenesi ağrıyordu. Karnabaharın Anadolu’ya ilk nasıl geldiğini merak ettik bir de, ikimize de araştıracak bir soru daha çıktı. Ha bir de Harvard’a doktora için yaptığı başvurusu kabul edilmiş, nasıl sevindim, nasıl güzel haber!

Ne zamandır kendimi, zihnimi birazcık kurumuş hissediyordum, meğer dostlarımın hayatında ne olup bittiğini kaçırmış olmammış sebep. Bir de farklı konulardan konuşmak ve senin sözlerini ilgiyle dinleyen insanların varlığı nasıl mutlu eden bir şey!

Ben şimdi yine yeni nesil sekanslama teknolojilerine döneyim. Sonra kartpostal yazayım, sonra belki yemek yaparım, sonra da pazartesi günü lab toplantısında yapacağım sunumu hazırlayayım.

Balıklar ve İnsanlar

Standard

Sudaki balık bilir aslında gittiği yolu, hatta bazen öleceği yeri (bkz. somonlar). Ne için yaşadığını, ne yapacağını, amacını bilmeyen ve boyuna tüketen ama onu bile kendi özgür iradesiyle değil, başkalarından öyle gördüğü için, başkaları öyle giyindiği, öyle yiyip içtiği için yapan kişi daha ziyade söktüğü ağacı yerine dikmeyen, yahut yavru kuşları tüfeği ile vuran ve ekosisteme kasti bir şekilde zarar veren (aslında ekosistem neymiş pek de düşünmeden) dünyanın hep kendine hizmet ettiğini düşünen, bildiğin insandır aslında.

ARAŞTIR VE KEŞFET!

Flickr Commons, Oregon Eyalet Üniversitesi Özel Kolleksiyonu ve Arşivi Balıklar ve insanlar (Kaynak: Flickr Commons, Oregon Eyalet Üniversitesi Özel Kolleksiyonu ve Arşivi)

Sudaki balık gibisin. Balık olmanın gereğidir belki, suyun ne olduğunu bilmiyorsun. Peki ya kimsin? Televizyon evini, İnternet beynini, market mideni ele geçirmis, yaşıyorsun. Kafatasının içinde taşıdığın evrenin en karmaşık yapısını, yani beynini, senin için özenle hazırlanan ve doğru diye sunulan yanlışlarla şekillendirip, yiyip içip, tüm olup biteni anladığından emin, huzurla uyuyorsun.

Üniversite bitirdiğin halde, belki de farklı kültürleri görmediğin için, okuma yazması bile olmayan, hayatını dağ-taş-toprak şeytan ücgeninde geçiren çilekeş çoban kadar bilgeliğin yok. Diplomanın bir kıymeti olmadığı gibi. Çile çekmeden bilge olan var mı? Şehrine ne olduğunu görmüyorsun ama ozon tabakasındaki delik seni endişelendiriyor değil mi? Doğa ile ilişkin organik pazarından aldığın ve organik olduğunu sandığın marulla olan ilişkin kadar. Şehirdeki üç-beş ağacı koruman önemli elbette ama ormanlara, kurtlara ve kuşlara ne olduğundan haberin var mı?

Dünya’nın Doğu’sunda yaşıyorsun ama turist gibi yaşadığından Doğu’yu tanımıyorsun. Batı’yı…

View original post 186 more words

Kanal İstanbul ve Kuzey Ormanları’nın yaban domuzları

Standard

kuzey

Bir yandan deney yaparken bir yandan da Açık Radyo’yu dinliyordum ki Ekonomi&Ekoloji programı’nda İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprü konusu ele alındı, Radikal gazetesi’nden Serkan Ocak da yayına bağlandı. TEMA Vakfı’nın henüz yayımladığı raporda alanında uzman 17 bilim insanı Kanal İstanbul Projesi’nin sosyoekonomik etkileri, trafik sorunları, insan sağlığı, deniz ekosistemi, kuş göç yolları ve pek çok başka konu üzerindeki etkilerini irdeliyor. Bu bilimsel çalışma ile amaçlanan ise bu projenin İstanbul’un yaşam destek ünitesi Kuzey Ormanları (öyle ya, doğru düzgün ormanlık denebilecek alanı kaldı mı İstanbul’un?), su havzaları, meralar, yer altı suları ve biyoçeşitlilik üzerindeki toplam etkisi anlaşılması.

Bu rapor 7 aylık bir çalışma sonucu yayımlanmış. Çıkış noktalarından ikisi şunlar:

1- Doğal varlıklara erişim ve kullanım insani ve toplumsal haktır.

2- İstanbul ormanları Dünya çapında önemli 200 ekolojik bölgeden, Avrupa’da ise acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak kabul edilmektedir.

3. köprü için 8000 hektar orman kesilmesi planlanıyor ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de websitesinde bulunabileceği üzere İstanbul Ulaşım Ana Planı’ndaki bilgilere göre bu köprüdeki trafik de 2023’te yoğun saatlerde tıkanacak. Ağaçların kesilmesi işin basına yansıyan kısmı ama aslında sebep-sonuç ilişkisine dair pek bir bilgi vermiyor. Şöyle düşünelim. Bu ağaçların olduğu topluluk pek çok canlıya yaşam alanı sağlıyor. Örneğin sincaplar, tilkiler, Boğaz’dan yüzerek geçtiğinde görenleri hayrete düşüren (ay evet, İstanbul sadece biz insanların (Homo sapiens) evi değil) yaban domuzları ve niceleri. Peki ağaçlar kesildiğinde ne olacak?

Yaşam alanları (habitat) parçalanacak. Buradaki canlılar daha küçük alanlarda yaşamaya zorlanacak. Bu canlıların besin ve su kaynaklarına ulaşımı güçleşecek. Parçalanmış habitatlarda yaşayan canlılar parçalanmamışa göre daha az olacağı için popülasyon büyüklüğü azalacak. Bu durumda popülasyondaki genlerin varyantı (alel)’nın sıklığının değişmesi, yani genetik sürüklenme olasılığı artacak. Genetik sürüklenme genetik çeşitliliğin azalması ile ilişkilendirilebilir, çünkü gen varyantlarının da yok olması söz konusu olabilir. Genetik çeşitliliğin azalması ve küçük topluluklarda üreme (bir nevi akraba evliliklerine benzetilebilir) sonucunda genetik bozuklukların ortaya çıkması ihtimali oluşacak, yani bu ormanda ve civarında yaşayan canlıların akıbetini kestirebilmek mümkün. Evrimsel süreçlere müdahale etmek diyebiliriz, insan eliyle bu canlıların sonunu hazırlamak da.

Bir diğer ayrıntı da Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı koruma kurulları’nın açıklaması: 3. köprü ve bağlantı yolları ile 3. havalimanının yapıldığı bölgede ‘doğal sit’ ve kültürel varlıkları bulunuyor. Bu varlıklara örnekleri aşağıda görebilirsiniz.

  • Çatalca ve Silivri: İnceğiz Mağaraları, Maltepe Antik Nekropolü ve Yerleşim Alanı (1. derece arkeolojik sit)
  • Silivri: Anastasius Surları (Arkeolojik sit alanı)
  • Gaziosmanpaşa ve Sultangazi: Kırkçeşme Su Galerisi Hattı
  • Avcılar: Ispartakule Spradon Antik Kenti (1. ve 3. derece arkeolojik sit alanı)
  • Arnavutköy: Şamlar Köyü Dutlar Mevkii kayaya oyulmuş mezar yapısı
  • Çatalca İğneağzı: Kartepe (Umurtepe) Mağara ve Antik Taş Ocağı (1. derece doğal ve 2. derece arkeolojik sit)
  • Arnavutköy: Sazlıbosna Filiboz Örenyeri (1. derece arkeolojik sit)
  • Silivri: Küçükkılıçlı Köyü Antik Yerleşim Alanı (1. derece arkeolojik sit)

Kentsel gelişme ve şehir-bölge planlama üzerine sözü olacak pek çok mimar, planlamacı ve mühendis arkadaşım var, onların da fikrini almak isterim. Aynı şekilde sanat tarihi ve arkeoloji konusunda da söz söyleyebilecek arkadaşlarımın fikirleri önemli. Bense ormana değinmek istiyorum izninizle. Çünkü insan odaklı(!), kalkınma odaklı(!) yaklaşımlarımızdan hiç vazgeçmiyoruz, ormansa hep bir süs, bir piknik yeri olmaktan öteye gidemiyor pek çoğu için, maalesef. Kuzey Ormanları sadece bölgeye özgü (endemik) türler de dahil olmak üzere nesli tehlike altındaki pek çok bitkiye ev sahipliği yapıyor, bunun yanısıra kendisine komşu farklı ekosistemlerin de sürdürülebilirliği açısından önemli, örneğin Kilyos kumulları, örneğin Şile Kıyıları yahut Terkos Havzası. Bu ekosistemlerde bitki örtüsünün kalkması ve betonlaşmaya neden olunması söz konusu. Yani sonraki nesillerin ‘işte buralar hep betonluktu’ diyeceğini hayal etmekten bahsediyorum.

Dutluk değil yani.dutlu

Şimdi pek çok kişi beni naif ya da romantik addedebilir. Doğrusu pek de umursamıyorum. Çünkü ne evrimsel süreçlerden geçerek bugüne gelmiş, hala evrilen ve evrilecek olan doğayı ve kültürleri anlamaya çalışmanın önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum. İzninizle şu soruları sormak istiyorum. Tek bir ağaç pek çok böceğe, kuşa, sarmaşık bitkilere, likene yaşam alanı sağlarken bir orman ne demek? Bize kaç medeniyetlerce korunagelmiş ve miras bırakılmış evrensel olarak önem taşıyan kültürel varlıklar ne demek?

160 sayfalık (altını çizeyim de), 17 bilim insanı tarafınca yazılan, yani uzmanların görüşlerine yer verilen bu raporun yayımlanması üzerine Kanal İstanbul Projesi yetkililerinden bu raporun siyasi maksatla yapılan, bilimselliği olmayan bir çalışma olduğunu ifade eden açıklama anında geliyor.

Yahu bilim yapmak, bilimsel bilgi ne demek? Bilimsel bilgiye kanaat etmek ne demek? Araştırma yapmak ne demek?

Boru değil yani.

human

Kaynakça:

1- TEMA Vakfı Kanal İstanbul Raporu http://www.tema.org.tr/folders/14966/categorial1docs/1235/buyukprojeler2014.pdf

2- Radikal Gazetesi’nden Serkan Ocak’ın TEMA Vakfı raporu haberi http://www.radikal.com.tr/cevre/cilgin_projelerin_cilgin_sonuclari-1183215

3- Radikal Gazetesi’nden Serkan Ocak’ın arkeolojik kalıntılarla ilgili yazısı http://www.radikal.com.tr/turkiye/ormandan_sonra_tarihi_de_yok_edecek-1183005

Zeytin ağacı, düşünmek ve özlemek üzerine

Standard

Felsefenin zeytin ağacı altında yapıldığını, antik dönemlerdeki pek çok uygarlıkta filozofların okulları zeytin ağacına yakın yerlerde kurduklarını, zeytinin Bilgelik Tanrıçası Athena’nın ağacı olduğunu ve bilgi seven, düşünen insanların (homo thinkus) bu nedenle zeytinlik bölgelerde toplandığını geçenlerde öğrendim Ankara’da katıldığım ağaçbilim (dendroloji) okulunda. Zeytinin bende kişisel olarak yeri ayrı, hem yemeyi çok severim, hem de zeytin ağacının yetiştiği iklim bölgelerini. Neticede bir Akdenizliyim. Singapur’a gelmeden önce Antalya’da Akdeniz Felsefe Topluluğu’ndan birçok kişiyle tanışmak ve zeytin ağacı bulamadıysak da Kesik minare’de taşların üzerine oturarak veya Kaleiçi’nde asma yapraklarının altında yaptığımız politika ve felsefe sohbetleri ağzımda hem tatlı hem de buruk bir tat bıraktı.

Kaleiçi'ne kuş bakışı
Tatlı olmasının sebebi böyle anların zor yakalanmasından ileri geliyor, bira, Kadiköy simiti ve direniş ruhu eşliğinde biz o anları yakaladık. Buruk olması ise bir daha Kesik Minare’de aynı grupla ne zaman bir araya geleceğimi bilmememden kaynaklı. Bir de buram buram özlemek var tabii.

Safi düşünme eylemini, metinler üzerine konuşmayı çok severim. İTÜ’de iken bir sene tiyatroda yer aldım. Tiyatro senin için ne diye soracak olursanız, İTÜ Sahnesi (İTÜS)’nin seyirciyi de oyuna katan ve sürekli aktif kılan, sahneyle sınırlı kalmayıp dışarı taşan, düşündüren ve sadece oyun, metin, hikaye üretme kaygısı gütmeyen ama oyun oynarken düşündüren, algıyı değiştiren anlayışı diye cevap verirdim. İTÜS’te yer almayı çok isteme sebebim ise Maslak kampüsündeki Kültür Sanat Binası’nda bir kış günü izlediğim Şimdiki Zamanın Rivayeti adlı oyundu. Oyun, oyuncuların aylar süren okumalar sonucu seçtikleri metinlerin derlemelerinden, gerçek konuşmalardan (bkz. Bir cumartesi annesi), mektuplardan ve kendi yazdıkları metinlerden oluşuyordu ve militarizm ve milliyetçiliğin kurgusal olduğunu anlatıyordu yer yer güldürüp, yer yer acıtarak. Oyuncuların bölümleri birbirine bağlanmamıştı ama bu oyunun üzerimde bıraktığı ‘bu çok farklı bir şey ama’ hissini daha da arttırdı. Şöyle ki, o zamana kadar izlediğim oyunların aksine tek bir sahnede, çok dekorlu, kostümlü bir arkaplanda, seyirci ile oyuncu arasında bir mesafe konmuş bir oyun değildi o akşam izlediğim. Bilakis, karanlık bir koridorda ışığın yönünü ve oyuncunun sesini takip ederek sürekli hareket halinde izledik biz oyunu. En çok aklımda kalan Atılım’ın elindeki el fenerini yakıp söndürerek okuduğu Can Yücel’in ‘Bayramlık’ şiiri oldu, benim de sonraları çokça dilime dolanan:

Koyunlar keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış

Yani, o güne kadar izlediğim oyunlardan deneyselliği ile sıyrılıyor olması ve siyasi ve eleştirel bir dili olması nedeniyle yer almayı çok istedim İTÜS’te ve orada fiziki yolculuğum bir yıl sürdü, zihnimde açtığı kapıları ise yıl gibi göreceli bir kavramla anlatmayacağım.

İTÜS ile Beyoğlu'nda bir oyun sonrası

Provalar oldukça yoğun geçiyordu, metinler üzerinde bolca düşündüğümüz ve soru sorduğumuzdan bazı akşamlar başım ağrıyarak ayrılıyordum. Fiziksel olarak çok daha hafif olma, vücuttaki belirli bölgelerin farkında olma, dinlenme ve kendimizi gözlemlemeye dayalı Feldenkreis etüdleri ve kendi yarattığımız şarkılara uydurduğumuz, hareket merkezini vücudun çeşitli yerleri kabul edip (örn. Pelvis) yaptığımız fiziksel hareketler, günlük konuşma dilinden sessizliğe geçişi sağlamaya çalıştığımız (ve epey zorlandığımız) oyuncuya ayrılan serbest zaman, ilkel kabilelerdeki ayinleri andıran doğaç çalışmalarımız, metin çalışırken Stanislawski ve Grotowski makaleleri ve seçtiğimiz konu üzerine grup olarak yaptığımız okumalar provaların genel gidişatını oluşturuyordu. Okuduğumuz kitaplardan biri Taner Akçam’a ait “İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu” idi ve oyunumuzun temasını anlatmak açısından kitaptan bir kısmı burada aktarmak istiyorum.

“Tarihte yaşanmış acı olaylar üzerine konuşmak yerine onların unutulmasını istemek insani bir duygudur fakat bu acı olay eğer üzerinde konuşulmazsa ‘unutmaya’ terk edilemez. ‘Unutma’nın yolu hatırlamanın kurumsallaştırılabilmesinden geçer.”

Çıkardığımız oyunla bizim yaptığımız da bir nevi, temizlik yaparken tozlar bazen halı altına süpürülür de süpürülmüş gibi yapılır ya hani, işte o halının altındaki tozları ortaya çıkarmak gibiydi. Yani unutulduğu sanılan bazı şeyleri hatırlatmak ve ortak paydamız olan insanlıkta buluşmaya bir davet gibiydi. Provaların bir bölümünü de yazı yazmaya ayırıyorduk ki, konu ile bağlantısı olduğu için bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu yazıma bugün geri döndüğümde ise Singapur’da olduğumun, burada birkaç yıl yaşayacak olduğum gerçeğinin, yani memlekete ve yüreğime öyle ya da böyle dokunmuş insanlara özlemin her türlüsünü tadacak olma gerçekliğinin ayırdına vardım iyice. Memlekete olsun o zaman bu yazım. Özlem olsun adı da.

Özlem… Garod… Missing….
Diller farklı olsa da yanan yürekler, gözlerdeki yaşlar hep aynı. Özlemin kökü, kökeni farklı olsa da, anaya, çocuğa, okula, arkadaşa, memlekete özlem gibi, özlem aslında hep aynı..
Öyle ki ne kadar sakin ruhlu olursa olsun insan, onun içini özlemek hissi bir yaktı mı kor gibi, sükuneti de aleve dönüşüyor, yakıp yıkıyor kendine dair ne varsa bildiği.. Belki özlediği şeye kavuşunca hisleri değişecek, belki durulacak, belki daha da alevlenecek; fakat heyhat, yine de duygularına gem vuramıyor o kişi.
Memleket özlemi de nice özlem çeşidinden sadece biri. İçinde yaşasan belki adını anmayacağın, adım atmayacağın, değerini bilmeyeceğin memleketin nice yerini uzaktayken maksat ne olursa olsun, gezi olsun, sürgün olsun, öyle bir özlüyorsun ve o özlem seni öyle bir şaşırtıyor ki, böylesine kuvvetli duyguların senin vücudunda, düşüncelerinde yarattığı dalgaya bakıp kalıyorsun.
Araya siyaset, akıl oyunları, bencillik girdi mi taraflar oluşuyor, ölümüne taraflar, oysa ne basit insanların şu ortak paydada birleşmesi: Özlem ve öyle bir paradoks ki bu özlem kırdırıyor insanı insana aynı zamanda.. Özlediğin yere ulaşmak için yakıp yıkıyor, yok etmek için öldürüyorsun. İnsani bir duygunun dışavurumu böylesine acı da olabiliyor.
Dağın adı Ağrı da olsa, Ararat da, dağ aynı dağ oradaki ve dile gelse ne çok şeyi var söyleyecek, ya da sadece acı acı gülecek.. ‘ Siz insanlar’ diyecek, ‘Kardeşsiniz aslında, birsiniz, bütünsünüz, bir de şu halinize bakın, adım ne olursa olsun fark etmiyor, adınız Türk ya da Ermeni fark etmiyor, nasıl ben bir bütün, ulu dağ isem, siz de öyle bir bütünsünüz, haykırışlarınız, mutluluklarınız, özlemleriniz hep aynı, tıpkı dağın iki yanından esen rüzgarın, iki yanını da aynı şekilde yalaması, kopardıkları fırtınalar gibi.’ Belki de bunları diyecek dağ dile gelse. Ve insanlar uğruna bunca savaştıkları dağın bu sözlerinden etkilenip sarılacaklar birbirlerine yeniden gerçek kardeşler gibi..
Ortak paydaları barışa dönüştürmek bu kadar mı zor gerçek hayatta ya da çoklu yalan politikada? Sınırları çizmek, haritalar yapmak kolay da, ayırmak kolay da insanları, birleştirmek niye bu denli zor?
Arakel abe de her karışını avcunun içi, gözünün bebeği gibi bildiği memleketini, Türkiye’ yi öyle özlüyor, yüreği öyle yanıyor ki, siyasetmiş, sınırmış gözü görmüyor ve sonsuz saflığıyla memleketini insanlarından ayırmış Aras’ı geçiyor, her bir taşı, toprağı öpüyor, ana babasının mezarına gidiyor, o içindeki ateşi dindirmeye dursun, bırakıp geldiği yerde fırtınalar kopuyor, biri casusluk yaptığını söylerken diğeri böylelikle sosyalist rejime karşı çıktığını iddia ediyor, ardı arkası kesilmiyor söylenenlerin. İki ülke arasında siyasi notalar, ’yüksek tansiyon’ da cabası.. Fakat kim ne derse desin, ona git diyen ta kendisi yüreğinin, okumamış yazmamış Arakel’ in. O yüzdendir ki, özlemin ne olduğunu bilenler anlıyor ancak Arakel’i, diğerleri onu topa tutmuşken. Arakel için yok işte sınır, devriye, çizgi, barikat.. Onun için varsa ancak memleket var ve de memlekete duyduğu özlem..
Özlem.. Garod.. Missing… Bu kadar kolay aslında birleştirmesi insanları bir çatı altında, aynı paydada ve bu kadar zor aynı insanların karmaşık doğası yüzünden..