Category Archives: memleket

sekizbindörtyüzonaltı kilometre ötedeki mandalina çiçeği

Standard

Martılara simit atmak

En özlenilen

Yahut Bahriye Üçok Heykeli’nin önünden geçmek

seyyar satıcının ya da Ulus’a gidecek dolmuşun egzoz sesi sessizliği bastırırken.

Ya da sabah ayazında burnuna çalınan, kışın dahi silemediği o mandalina çiçeği kokusudur.

Ve sen istanbul’a yazılmış şarkılar dinlerken bulursun kendini,

İstanbul ile aranda neredeyse sekizbinyediyüz kilometre varken üstelik.

Ve sorarsın, ne zaman döneceksin? Yahut dönecek misin?

22 Kasım 2014, Singapur

Advertisements

Ölüm nedir?

Standard

Bu satırları çiziktireli epey olmuştu aslında. Bugün lab arkadaşım koridorda yanyana geldiğimizde birdenbire ‘Hayat boktan ve sonunda da ölüyoruz’ diyince yazdıklarım sanki bir anlamlandı. Ona diyecektim ‘O halde daha çok sevişmeli’ diye ama demedim. Belki bir ara derim.

Ölüm nedir? Ölünce çözünecek vücudun önemi nedir? Peki yaşam sevdiklerinden uzaktaysa hep, yaşamak nedir

ve ölüm hep varsa?

ve ölümden kaçış yoksa?

ve maggot’lar yiyecekse vücuttan arta kalanları günün birinde

gelip geçici an ve mutsuzlukların hükmü nedir?

Yün hasır, Antalya güneşi ve Alakır

Standard

09 Ocak 2014

İstanbul’dayım. Antalya’dan annem ve anneannem ile aynı uçakta geldik. Bir birinin omzunda uyudum, bir diğerinin. Çok uykum vardı, sohbet etmek istediysem de.

İstanbul puslu ve gri. İki gündür ben de biraz öyleyim.

Bu ayrılık halleri yaramıyor.

Annem ve anneannem Azerbaycan’a gidiyorlar, Bakü’ye Afsana’nın düğününe. Onları uğurluyor gibi hissetmek istedim, hani sürekli giden olmak zor ya.

Dün de kızkardeşim artık sıkıldığını söylüyordu, hep kalan olmanın da zor olduğunu, artık uzaklarda olmak, yaşamak istediğini. Onu bundan beş sene önce daha iyi anlardım aslında. Ben de tam olarak onun gibi hissediyordum. Ama şimdi bu gidişler koyuyor. Bir yerden sonra döner insan gibi geliyor.

Hafif güneş açtı, İstanbul’a 10 km falan kaldı. Her taraf TOKİ, her taraf inşaat, tek tük ağaçlar kalmış sağlı sollu (unutmuşlar galiba onları da).

Antalya çok güzel, dolu dolu geçti. İki hafta oradaydım. Esra geldi Ankara’dan. Onunla Kaleiçi’nde tekne turu yaptık, sonra gezindik. Maaile zaman geçirdik yeni yılda, gırgırlı, şamatalı, müzikli, yemekli bir geceydi. Konu komşu, eş dost bizim evdeydi.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

SONY DSC

Canım güzelim Toroslar ve Akdeniz.

Antalya’yı seviyorum ben.

Ertesi gün yine Esra ile buluştum, akşamüstü, Ferdi de oradaydı, turnalar ve biyokültür üzerine çalışan bir kuşbilimci. O gün aslında Alakır’a gidecektik ama alkol sonrası kimse erken uyanamadığı için kaldı. O akşam biyokültürden, etnik çeşitliliklerden, azınlıkların psikolojisinden turnalara kadar bir güzel muhabbet döndü ki! Tabi ben yine Singapur’u anlattım.

Bunları yazdığım defteri ve bir diğer balıklı defteri de canım mektup arkadaşım Fulya hediye etti, Gökhan ile beraber. Özleyecek ne çok insan var. Ben de hemen yazmaya başladım.

Şimdi Kadıköy’e gidiyorum. Oradan Göztepe ve Begüm’lerin evi.

Alakır’ı anlatasım var. İki gün önce oradaydık, Ferdi ile gittik bizim arabayı alıp. Ben yolluk hazırladım, yufka ekmek içinde peynir, zeytin, domates, yanına da Niğde gazozu. On numaraydı o yolculuk, sağlı sollu kızılçam ve sedir ağaçları bize eşlik ederken. Söğütcuması üzerinden Kuzca sapağına vardık, oradan da iki sağ ve bir sol yapıp Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evlerine vardık.

Alakır yolunda.

Alakır yolunda.

Bizi bekliyorlardı zaten. -Bir defter, kalem tutan çocuk görüntüsü beni mutlu ediyor, otobüste karşımdaki çocuk bir şeyler yazıp çiziyor da.

SONY DSC

Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evleri.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Bütün gün dışarda, güneşin altında, yün hasır ve kilimlerin üzerinde oturduk Alakır’da. Bir yandan kuş sesleri, Ferdi’nin ayağına sokulan kediler, uzaklardan gelen derenin sesi ve bolca kepçe, vadiye indikçe bir balığın daha ölümüne sebep olacak olan.

Bok

Standard

Hem güçlüsün, hem güçsüz. Hiç böyle hissettiğin oldu mu? Kendine yeten ve bağımsızsın ama başını koyacağın omuz düşüncesi çeliyor aklını. Mesele omuz değil ama omzun üzerindeki kafada. O kafa karar veremedikçe ne yapmak istediğine, seni de yerden yere vurabilir. Bir yere kadar.

Karar verebilmek için tak etmesi gerekiyor demek ki canına. Hayır demeyi sana öğreten o an gelmiştir belki de. Hayır demek de büyük meziyet, aslında sanki bunu becerebildiğinde farkediyorsun büyüdüğünü, yaptığın işin önemli olduğunu, her şeye zamanının olmadığını ve bazı şeyleri sindire sindire yaşamak gerektiğini.

Ve bunu öğrendiğinde farketmen uzun değil artık, gereksiz insanlarda zamanın akıp gittiğini. Öncesinde zihin hep şunu işlemiştir, ‘’ama ondan da şunu öğrendin’’. Hayır efendim, kaprislerde boğulmak dışında neyi öğrendin? Vaktin yok ona buna şuna. Vaktin yok onun bunun şunun kararsızlığının geçmesine, büyümesini beklemene.

Bugün boktan bir gündü. –insanlar savaşta ölüyor, sense günlük iniş çıkışlarının boktanlığında boğulmakla meşgulsün

Ama boktan bir gündü. Savaşlar konusundaki karamsarlığım ve anlam veremezliğim de kendini yer yer kayıtsızlığa bırakıyor. Özellikle Kamboçya’da kanlı Pol Pot rejimini duyup Ölüm Tarlaları’nı gezdiğimde farkettim. İnsan çıldırır çok düşünse. Bazı şeylerde mantık aramak anlamsız. Bir ülke nüfusunun dörtte birini dört yıllık zaman zarfında nasıl yok etmişler sorusuna cevap yok. Şey gibi düşünüyorum, doğanın kendi döngüsü içinde toplu yokoluşlar var. İnsanlarda da dönem dönem gücünün sarhoşluğuyla toplu kıyımlar yaratanlar olabiliyor. Buna mantık çizmiyorum, anlamaya çalışmayı da bıraktım. İnsanlar ölüyor ve ben instagram’a güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı koyabiliyorum. Evlerinden olurken insanlar ben Singapur’da bir kafede oturmuş kahve içebiliyorum.

-Kendime kızmalı mıyım? Herkes yaşayamıyor diye ben yaşarken utanmalı mıyım?-

Ama duyular uyarılmış ama kayıtsız. Ama çıldırmış gibi ağlarken ama ağız dolusu gülerken. –ikilemde kalmak sık yaptığım bir şey. Mutlak doğru lügâtımda olan bir şey değil. Her şey sorgulanabilir, değişken ve akışkan-. Hayat akıyor. Ben mesela boktan bu günün sonrasında kendi hayatıma ve ne yapmak istediğime dair canımı sıkarken, başkalarının aslında çok daha büyük meseleleri var. Yaşamak dedim ya hani, aslında hep dışardan göründüğü gibi değil. Mesela hep mutlu olmak diye bir şey yok. Bunu diyenler aslında içindeki çığlıklarını gören gözlere sahip değiller. O gözler uzakta. Bulması kolay değil. Günün boktanlığı biraz da bundandı.

Neyse ki kız kardeş ve bazı dostlar var. İyi ki varlar.

Gezi protests and Noam Chomsky’s interview on anti-democratic system

Standard

I read this interview of linguist and philosopher Noam Chomsky with bearing Turkey in my mind. Last year during Gezi protests, Turkey has seen the unexpectedly massive, who-were-known-to-be-virtually-passive young population. The reason for this being unexpected was because the young generation, mainly of 90’s, were known to be apolitic, indifferent to any kind of political activities. However, current government’s attempts on chipping away the democratic rights of people and interfering with their private lives lit a spark among this young generation and brought them on streets.

A demonstrator writes slogans on a building painted with graffiti at Taksim square in Istanbul on 6 June 2013. (Photo: AFP -Aris Messinis)

A demonstrator writes slogans on a building painted with graffiti at Taksim square in Istanbul on 6 June 2013. (Photo: AFP -Aris Messinis)

Chomsky points out one recently published paper by Martin Gilens and Benjamin Page from Princeton, showing that the public attitudes and non-profit public organizations had almost no effect in policy decisions, where the outcomes were determined mostly by private power.

Since the end of the Gezi protests, policies have not changed significantly but to me what matters most is that the public discourse changed and the very atomized Turkish society was broken down to a relatively large portion. Well, at least for those who were on the streets, marching for their democratic rights.

Though focused mainly on United States’s history, this interview can be read on a global scale, since it is touching on the many kinds of people. People, with George Orwell’s words in his famous book ‘1984‘, who are subordinate to authority, people with manufactured consents, indoctrinated minds, propagandized thoughts, people who are mostly spectators, but not participants. All being legitimate in many societies today, with the system instilled into us.

Chomsky presents the very broken and “anti-democratic” system in a lucid and clear way. I hope that his words and thoughts reach to a large audience.

Noam Chomsky

Noam Chomsky

Let me finish my words with this meaningful quote, “When money talks, but people are silent, the system is broken”

Interview can be found here: http://www.alternet.org/media/noam-chomsky-tells-chris-hedges-how-our-ruling-elite-leading-america-catastrophe

Makine ve kuşlar

Standard
Image

Kars’ta ekin kargaları.

Makineleşiyoruz Mekanikleşiyor.. Tak tak tak. Makineleştikçe yasaklaşıyor her şey Yeşile dokunmak İnsana dokunmak Suya dokunmak Hani temiz havayı şöyle mis gibi içine çekmek dahi yasaklaşıyor (yassak hemşerim yassak!) Her şey paketleniyor Şişeleniyor Ambalajlara bürünüp ‘satılıyor’ sana ve makineleşmekten gelen paranla ‘satın’ alıyorsun özgür akan suyu Makineleşiyoruz Belki farketmiyoruz ama makineleşmekten ileri geliyor bir günaydını esirgemek Yahut hep ama hep meşgul olmak Kapalı duvarlar ardında Ne günler doğup bitiyor ve kuşlar ötüyor da Görmeden ve duymadan yaşıyoruz, şayet yaşamaksa tıpkı bir makine gibi. 13 Nisan 2014, Singapur

Taşeron işçiler, dua ve politika

Standard
download

Fotoğraf: Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) websitesi

“Bilimsel araştırma yapanlar arasında sıkça olan bir durumdur, bir bilim insanını ‘Bu gerçekten sağlam bir argüman’, ‘benim yaklaşımım hatalı’ derken duymanız mümkündür. Bunun üzerine fikirlerini değiştirirler ve bir daha o eski fikirlerini duymazsınız. Bunu gerçekten yaparlar. Bu tabii olması gerektiği kadar sık olmaz; çünkü bilim insanları da insandır ve değişim sancılıdır. Ama bu her gün olur. Politika ya da dinde böyle bir durumun gerçekleştiği zamanı hatırlamıyorum.”

Carl Sagan

Hataları kabul etmek sorgulamaktan mı geliyor diye düşünüyorum. Yahut (hep) kaderci yaklaşım mı hataları halının altına süpürmeye ve görmezden gelmeye sebep oluyor?

Koltuk sevdası bu kadar mı gözleri kör edebilir? Bunca ölüme hala kılıf uydurmaya çalışmak nasıl böylesi mümkün?

Jandarma, polis ve korumalarıyla halkın öfkesinden kendini kurtarmak için etten duvar örmüş malum kişi: Halkın seni istemediğini anlaman için kaç ölüm gerekli?

Deneyler, sunumlar, makaleler, bilim yapmak kafayı haliyle farklı şekillendiriyor, argüman arar oluyorsun, sana söylenen her bilgiye bir destek, bir kaynakça..

Ama bu biraz da kötü bir özellik; çünkü Türkiye’den gelen haberler ve neticesinde kafayı sıyırmadan yaşamak biraz zor. Mesela (tam da) yerel seçimlerde elektrikler ülkenin pek çok yerinde kesikken, trafo’ya kedi girmiş demesi Enerji(!) bakanının ya da Manisa’nın Soma ilçesinde, özel işletmeye ait kömür madeninde, dün elektrik sisteminden çıkan yangında yaşamını yitiren 200’ü aşkın işçinin ardından 100 yıl öncesinin Japonya’sı, İngiltere’si ile karşılaştırılan 2014 Türkiye’si ve her zamanki gibi ‘fıtratında var bu mesleğin, kaderinde var ölmek bu işçilerin’ söylemine sığınan kişi. Başı sağ olsun herkesin, yas da ilan edilsin, ama bakanın ağzında şu laf ‘Arkadaşlar ihmal varsa biz buna kayıtsız kalmayız. İhmal var ya da yok demek bu sabahın gündemi değil….’

Ama ne zaman gündem olacak bu ihmalkarlıklar? Taşeron işçiler ne zaman gündem olacak? İş kazalarına ilişkin araştırma önergeleri ne zaman geçecek meclisten? Meclis komisyonu ne zaman kurulacak bunları araştırmak için?

Bir arkadaşım yazmış, ”Katillerini allah’a havale eden toplumdur 151 emekçinin katili, madeni tevekkülle kuran, arama-kurtarmayı dua ile yapan, cinayeti kader gören zihniyettir..”

Bunun üzerine ”Ama dua da mı etmeyelim?” sorusuna verdiği cevap da şöyle: ”Tabi ki edeceksin. Ama önce şunu diyeceksin “bu olay neden gerçekleşti?” “bu olayda benim bir payım var mı?” “Böyle bir olay bir daha nasıl gerçekleşmez?” Ondan sonra ilgili makaleleri okuyacaksın, gelişmiş ülkeler ne yapmış göreceksin. Ondan sonra sabaha kadar dua et.”

Uzun lafın kısası, hemen kader demeden önce düşün ve sorgula.

Bilimin sesi kısılmasın!

Standard

Doktorasını yapmakta olan, bilim yapmaya ve anlatmaya gönül vermiş bir akademisyen aday adayı olarak akademisyenlerin özgürlüğünü kısıtlayıcı yeni yasa ile ilgili olarak bu yazıyı yazmam gerekti.

Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK)’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin 6’ıncı maddesinin (Kınama Cezası Gerektiren Fiil ve Davranışlar) birinci fıkrasına şöyle bir madde eklendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek.”

İlgili haber yazısı için: http://www.radikal.com.tr/turkiye/akademisyenlere_demec_verme_yasagi_getiriliyor-1173630

YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, bu hüküm hakkında basında ve sosyal medyada çıkan bazı yanlış anlamaları düzeltmek adına yaptığı açıklamada demeç verme yasasının, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması anlamına gelmediğini; yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşıdığını belirtti.

Bilimden ne anladığımızdan (yahut anlamadığımızdan) mı, akademisyenleri sadece kendi alanında yetişmiş gören akıldan mı, bilim insanlarının toplumla bir araya geleceği vasıtalara ket vurulmasının bilimi anlatmamak demek olduğundan mı? Hangi birinden bahsetmeliyim?

Başlıyorum.

Akademisyenler sadece kendi işini yapsın, başkaca da bir şeye karışmasın kardeşim, deniyor. Gelin, belli tanımlara öncelikle bir açıklık kavuşturalım.

Akademi: Yüksek öğrenim sürecinde ve araştırmada yer alan öğrenci ve bilim insanlarından oluşan topluluk. Kelime aslında antik Yunan dilinden, Akadeos adındaki Atinalı bir kahramandan geliyor. Atina’da Eflatun (ya da Platon) tarafından meşhur edilen bir öğrenme merkezi var. Buraya Akademos deniyor. Akademi oldukça zengin anlamlı bir kelime, öyle ki bilginin kültürel birikimi, gelişimi ve üreten ve paylaşanlar arasında sürekli hareketi de akademi kelimesinin anlamını pekiştiriyor.

Akademisyen: Üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişiler.

Bu yeni yasaya göre akademisyenler kendi alanları dışında demeçler veremeyecekler. Bu zihniyetin örneklerini çoğu öğrenci eğitim hayatı boyunca yaşamıştır. Tek renk giyineceksin, mümkünse siyah ya da gri olacak. Sınava mı çalışmak zorundasın, bütün hobilerini bırakacak, sadece testlere odaklanacaksın. Ezberleye unuta, bilgi hazımsızlığı çekerek yıllarını okulda geçireceksin, dikkat et daha hiçbir şeyi sorgulayamadın.

Sıkıntımız burada. Sorgulamak yerine ezberleyip geçmeyi ‘öğretiyor’ aldığımız eğitimin çoğu. Belli bir eşikten geçmiş, sorgulamayı kendine farz edinmiş kişiler, nam-ı diğer akademisyenlerin de sesi çıkmazsa kimin çıkacak? Bir noktaya dikkat çekmek gerek, ruhunu ihalelere satmamış, her koşulda tarafsız kalabilen ve bilimsel gerçeklikle hareket eden kişileri sorgulayan akademisyen olarak adlandırıyorum. Akademisyen olmak için yetişmiş insan olmaz yetmez yani, örneğin her biyolog bir akademisyen değildir. Sadece makaleler, bildiriler, bilim dünyası içinde sınırlı kalmış üretkenlik yetmez akademisyen olmak için, ne kadar yazdığın, anlattığın, medyayı nasıl kullandığın, örneğin Evrimsel Biyoloji alanında uzmanlığını almışsan, Evrim kuramı’nı kitlelere nasıl doğru ulaştırdığındır seni asıl akademisyen yapan.

Öte yandan 1 Şubat 2014 günü kaybettiğimiz Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji bölümünden emekli Prof. Dr. Aykut Kence gibi sinek popülasyon genetiği üzerine uzmanlığını almış olup Çernobil felaketi sonrası çayda radyasyon tehlikesini de gündeme getirebilmeli bir akademisyen, üstelik ne kadar susturulmaya çalışılırsa çalışılsın. Düşününce ne alaka diyor insan, popülasyon genetiği nere, Çernobil’in radyasyonlu çayları nere?

Öyle değil işte. Akademisyen kişi bilimsel gerçeklere sadık kalarak ve tarafsız konuştuğu sürece bütün topluma ulaşabilmelidir, sadece kendi alanında sınırlı kalmak zorunda da değildir. İletişim kanallarından biri olan medyayı kullanmasına ket vurmak ise topluma ulaşmasının ve haliyle toplumun gerçekleri duymasının önünde büyük bir engel oluşturacaktır. Bilim insanı kişi bildiri de yayımlamalı, demeç de vermeli, sorgulamalı ve yeri geldiğinde bunu sesli de yapmalıdır.

Sanırım en büyük eksiğimiz bu toplumca. Sorgulamaktan kaçıyor ve belki korkuyoruz bile. Belki de sorular sormaya başladıkça anlayacağız akademisyenliğin gerçek anlamını ve farkedeceğiz aslında onları susturdukça toplumun daha da sessizleşip kronik ‘her bilgiyi kabul edenler’ olacağını.

Akademisyenlerin sesinin gür çıktığı bir Türkiye’ye ve Prof.Dr. Aykut Kence’ye adıyorum bu yazımı.