Category Archives: özlem

sekizbindörtyüzonaltı kilometre ötedeki mandalina çiçeği

Standard

Martılara simit atmak

En özlenilen

Yahut Bahriye Üçok Heykeli’nin önünden geçmek

seyyar satıcının ya da Ulus’a gidecek dolmuşun egzoz sesi sessizliği bastırırken.

Ya da sabah ayazında burnuna çalınan, kışın dahi silemediği o mandalina çiçeği kokusudur.

Ve sen istanbul’a yazılmış şarkılar dinlerken bulursun kendini,

İstanbul ile aranda neredeyse sekizbinyediyüz kilometre varken üstelik.

Ve sorarsın, ne zaman döneceksin? Yahut dönecek misin?

22 Kasım 2014, Singapur

Advertisements

Ölüm nedir?

Standard

Bu satırları çiziktireli epey olmuştu aslında. Bugün lab arkadaşım koridorda yanyana geldiğimizde birdenbire ‘Hayat boktan ve sonunda da ölüyoruz’ diyince yazdıklarım sanki bir anlamlandı. Ona diyecektim ‘O halde daha çok sevişmeli’ diye ama demedim. Belki bir ara derim.

Ölüm nedir? Ölünce çözünecek vücudun önemi nedir? Peki yaşam sevdiklerinden uzaktaysa hep, yaşamak nedir

ve ölüm hep varsa?

ve ölümden kaçış yoksa?

ve maggot’lar yiyecekse vücuttan arta kalanları günün birinde

gelip geçici an ve mutsuzlukların hükmü nedir?

Çikolata ve güzel sırt

Standard

Nü fotoğraflarına bakıyordu. Fonda B.T. çalmakta. Özlemek, değişmek, delirircesine özlemek. Yaşamın getirdiklerini nasıl karşılayacağını bilmez haldeydi. Sabaha karşı oturup kalmıştı yine, çokça yaptığı gibi. Bir kitap sarmıştı fazlasıyla, bir sayfa daha, hadi bir bölüm daha derken saat 4’ü bulmuştu bile. Karmaşık ilişkileri anlatan bir kitaptı, güzel bir insanın getirdiği. Uzun zamandır yemek yememiş birinin zeytinyağlı kuru fasulyeye saldırdığı açlığıyla o da saldırmıştı kitaba, dehlizlerinde boğulurcasına, hiç bırakmamacasına.

Bu kitabı okuyan kişiler acaba ne hissediyordu? Kadın erkek ilişkilerine dair görüşleri neydi?  Ellerin İstanbul deseydi mesela sevdiği kişi, erir miydi böylesi bir kitabın okuru? Güzel bir sırt onlara ne düşündürürdü? –Takıntıları pek yoktu ama niyeyse güzel sırtlara bir zaafı vardı.- Bunun gibi mesela?

sırt

Anlaşıldı.. Geceler belli ki yaramıyordu bu kişiye. Eski mektuplara ya da e-postalara gitmek ihtiyacı duymuştu. Bu ilişkiler ne tuhaf şeyler, yaşarken havadasın, uçuyorsun adeta. Sonra geri dönüp bakınca ise bütün çatlaklarını bütün açıklığıyla görüyor, kızmak değilse de kendine gülüyorsun.

Şunu buldu eski anıları kurcalarken, Charles M. Schulz’un bir sözü:

All you need is love. But a little chocolate now and then doesn’t hurt.

Belki de bitter çikolatayı yememeliydi artık, hep oyduysa bastıran başka istekleri. 🙂 Bütün dünya duysa mıydı, zaten bütün dünya sanki hep bu anı bekliyordu (tövbe tövbe). Çikolata yememeye karar vermişti. Ama kararı almasının hemen ardından pişmanlık duymaya başladı bile. Schulz’un demek istediği aslında aşk olmadığı zaman birazcık çikolatanın da işe yarayabileceğiydi. Hem acıları da bastırıyordu aşk, ay pardon çikolata.

İyisi mi kafayı yiyeceğine çikolatayı yesindi. Gülümsedi.

Def vardı şarkıda, şu İranlıların pek sevdiği enstrüman yok mu canım, işte o. Bir yandan o çalarken çikolatanın alüminyum folyosunu yavaşça soydu,  bitter ve sert olunca bölmesi de zordu parçalara. Nihayet bölebilince dilinin üzerine bıraktı küçük siyah renkli çikolatayı –aşk-niyetine.-

Ağzında dağılmasını bekledi. Sanki def de bu tada eşlik eder gibi yer yer şiddetleniyordu, sonra sönüyordu sesi. Tadını çıkardı. Uyumamışlığın, karmaşık duyguların, kendisini eskilere, çok değil bundan bir yıl öncesine götüren düşüncelerin ve İstanbullu şarkının eşliğinde.

Yün hasır, Antalya güneşi ve Alakır

Standard

09 Ocak 2014

İstanbul’dayım. Antalya’dan annem ve anneannem ile aynı uçakta geldik. Bir birinin omzunda uyudum, bir diğerinin. Çok uykum vardı, sohbet etmek istediysem de.

İstanbul puslu ve gri. İki gündür ben de biraz öyleyim.

Bu ayrılık halleri yaramıyor.

Annem ve anneannem Azerbaycan’a gidiyorlar, Bakü’ye Afsana’nın düğününe. Onları uğurluyor gibi hissetmek istedim, hani sürekli giden olmak zor ya.

Dün de kızkardeşim artık sıkıldığını söylüyordu, hep kalan olmanın da zor olduğunu, artık uzaklarda olmak, yaşamak istediğini. Onu bundan beş sene önce daha iyi anlardım aslında. Ben de tam olarak onun gibi hissediyordum. Ama şimdi bu gidişler koyuyor. Bir yerden sonra döner insan gibi geliyor.

Hafif güneş açtı, İstanbul’a 10 km falan kaldı. Her taraf TOKİ, her taraf inşaat, tek tük ağaçlar kalmış sağlı sollu (unutmuşlar galiba onları da).

Antalya çok güzel, dolu dolu geçti. İki hafta oradaydım. Esra geldi Ankara’dan. Onunla Kaleiçi’nde tekne turu yaptık, sonra gezindik. Maaile zaman geçirdik yeni yılda, gırgırlı, şamatalı, müzikli, yemekli bir geceydi. Konu komşu, eş dost bizim evdeydi.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

Kaleiçi arkamızda. Esra ile.

SONY DSC

Canım güzelim Toroslar ve Akdeniz.

Antalya’yı seviyorum ben.

Ertesi gün yine Esra ile buluştum, akşamüstü, Ferdi de oradaydı, turnalar ve biyokültür üzerine çalışan bir kuşbilimci. O gün aslında Alakır’a gidecektik ama alkol sonrası kimse erken uyanamadığı için kaldı. O akşam biyokültürden, etnik çeşitliliklerden, azınlıkların psikolojisinden turnalara kadar bir güzel muhabbet döndü ki! Tabi ben yine Singapur’u anlattım.

Bunları yazdığım defteri ve bir diğer balıklı defteri de canım mektup arkadaşım Fulya hediye etti, Gökhan ile beraber. Özleyecek ne çok insan var. Ben de hemen yazmaya başladım.

Şimdi Kadıköy’e gidiyorum. Oradan Göztepe ve Begüm’lerin evi.

Alakır’ı anlatasım var. İki gün önce oradaydık, Ferdi ile gittik bizim arabayı alıp. Ben yolluk hazırladım, yufka ekmek içinde peynir, zeytin, domates, yanına da Niğde gazozu. On numaraydı o yolculuk, sağlı sollu kızılçam ve sedir ağaçları bize eşlik ederken. Söğütcuması üzerinden Kuzca sapağına vardık, oradan da iki sağ ve bir sol yapıp Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evlerine vardık.

Alakır yolunda.

Alakır yolunda.

Bizi bekliyorlardı zaten. -Bir defter, kalem tutan çocuk görüntüsü beni mutlu ediyor, otobüste karşımdaki çocuk bir şeyler yazıp çiziyor da.

SONY DSC

Tuğba ve Birhan’ın kerpiçten evleri.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Soldan sağa: Ben, Tuğba, Birhan, Ferdi ve kedi.

Bütün gün dışarda, güneşin altında, yün hasır ve kilimlerin üzerinde oturduk Alakır’da. Bir yandan kuş sesleri, Ferdi’nin ayağına sokulan kediler, uzaklardan gelen derenin sesi ve bolca kepçe, vadiye indikçe bir balığın daha ölümüne sebep olacak olan.

Bok

Standard

Hem güçlüsün, hem güçsüz. Hiç böyle hissettiğin oldu mu? Kendine yeten ve bağımsızsın ama başını koyacağın omuz düşüncesi çeliyor aklını. Mesele omuz değil ama omzun üzerindeki kafada. O kafa karar veremedikçe ne yapmak istediğine, seni de yerden yere vurabilir. Bir yere kadar.

Karar verebilmek için tak etmesi gerekiyor demek ki canına. Hayır demeyi sana öğreten o an gelmiştir belki de. Hayır demek de büyük meziyet, aslında sanki bunu becerebildiğinde farkediyorsun büyüdüğünü, yaptığın işin önemli olduğunu, her şeye zamanının olmadığını ve bazı şeyleri sindire sindire yaşamak gerektiğini.

Ve bunu öğrendiğinde farketmen uzun değil artık, gereksiz insanlarda zamanın akıp gittiğini. Öncesinde zihin hep şunu işlemiştir, ‘’ama ondan da şunu öğrendin’’. Hayır efendim, kaprislerde boğulmak dışında neyi öğrendin? Vaktin yok ona buna şuna. Vaktin yok onun bunun şunun kararsızlığının geçmesine, büyümesini beklemene.

Bugün boktan bir gündü. –insanlar savaşta ölüyor, sense günlük iniş çıkışlarının boktanlığında boğulmakla meşgulsün

Ama boktan bir gündü. Savaşlar konusundaki karamsarlığım ve anlam veremezliğim de kendini yer yer kayıtsızlığa bırakıyor. Özellikle Kamboçya’da kanlı Pol Pot rejimini duyup Ölüm Tarlaları’nı gezdiğimde farkettim. İnsan çıldırır çok düşünse. Bazı şeylerde mantık aramak anlamsız. Bir ülke nüfusunun dörtte birini dört yıllık zaman zarfında nasıl yok etmişler sorusuna cevap yok. Şey gibi düşünüyorum, doğanın kendi döngüsü içinde toplu yokoluşlar var. İnsanlarda da dönem dönem gücünün sarhoşluğuyla toplu kıyımlar yaratanlar olabiliyor. Buna mantık çizmiyorum, anlamaya çalışmayı da bıraktım. İnsanlar ölüyor ve ben instagram’a güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı koyabiliyorum. Evlerinden olurken insanlar ben Singapur’da bir kafede oturmuş kahve içebiliyorum.

-Kendime kızmalı mıyım? Herkes yaşayamıyor diye ben yaşarken utanmalı mıyım?-

Ama duyular uyarılmış ama kayıtsız. Ama çıldırmış gibi ağlarken ama ağız dolusu gülerken. –ikilemde kalmak sık yaptığım bir şey. Mutlak doğru lügâtımda olan bir şey değil. Her şey sorgulanabilir, değişken ve akışkan-. Hayat akıyor. Ben mesela boktan bu günün sonrasında kendi hayatıma ve ne yapmak istediğime dair canımı sıkarken, başkalarının aslında çok daha büyük meseleleri var. Yaşamak dedim ya hani, aslında hep dışardan göründüğü gibi değil. Mesela hep mutlu olmak diye bir şey yok. Bunu diyenler aslında içindeki çığlıklarını gören gözlere sahip değiller. O gözler uzakta. Bulması kolay değil. Günün boktanlığı biraz da bundandı.

Neyse ki kız kardeş ve bazı dostlar var. İyi ki varlar.

Gezi protests and Noam Chomsky’s interview on anti-democratic system

Standard

I read this interview of linguist and philosopher Noam Chomsky with bearing Turkey in my mind. Last year during Gezi protests, Turkey has seen the unexpectedly massive, who-were-known-to-be-virtually-passive young population. The reason for this being unexpected was because the young generation, mainly of 90’s, were known to be apolitic, indifferent to any kind of political activities. However, current government’s attempts on chipping away the democratic rights of people and interfering with their private lives lit a spark among this young generation and brought them on streets.

A demonstrator writes slogans on a building painted with graffiti at Taksim square in Istanbul on 6 June 2013. (Photo: AFP -Aris Messinis)

A demonstrator writes slogans on a building painted with graffiti at Taksim square in Istanbul on 6 June 2013. (Photo: AFP -Aris Messinis)

Chomsky points out one recently published paper by Martin Gilens and Benjamin Page from Princeton, showing that the public attitudes and non-profit public organizations had almost no effect in policy decisions, where the outcomes were determined mostly by private power.

Since the end of the Gezi protests, policies have not changed significantly but to me what matters most is that the public discourse changed and the very atomized Turkish society was broken down to a relatively large portion. Well, at least for those who were on the streets, marching for their democratic rights.

Though focused mainly on United States’s history, this interview can be read on a global scale, since it is touching on the many kinds of people. People, with George Orwell’s words in his famous book ‘1984‘, who are subordinate to authority, people with manufactured consents, indoctrinated minds, propagandized thoughts, people who are mostly spectators, but not participants. All being legitimate in many societies today, with the system instilled into us.

Chomsky presents the very broken and “anti-democratic” system in a lucid and clear way. I hope that his words and thoughts reach to a large audience.

Noam Chomsky

Noam Chomsky

Let me finish my words with this meaningful quote, “When money talks, but people are silent, the system is broken”

Interview can be found here: http://www.alternet.org/media/noam-chomsky-tells-chris-hedges-how-our-ruling-elite-leading-america-catastrophe

Makine ve kuşlar

Standard
Image

Kars’ta ekin kargaları.

Makineleşiyoruz Mekanikleşiyor.. Tak tak tak. Makineleştikçe yasaklaşıyor her şey Yeşile dokunmak İnsana dokunmak Suya dokunmak Hani temiz havayı şöyle mis gibi içine çekmek dahi yasaklaşıyor (yassak hemşerim yassak!) Her şey paketleniyor Şişeleniyor Ambalajlara bürünüp ‘satılıyor’ sana ve makineleşmekten gelen paranla ‘satın’ alıyorsun özgür akan suyu Makineleşiyoruz Belki farketmiyoruz ama makineleşmekten ileri geliyor bir günaydını esirgemek Yahut hep ama hep meşgul olmak Kapalı duvarlar ardında Ne günler doğup bitiyor ve kuşlar ötüyor da Görmeden ve duymadan yaşıyoruz, şayet yaşamaksa tıpkı bir makine gibi. 13 Nisan 2014, Singapur