Tag Archives: düşünmek

Notes from Phnom Penh

Standard

10th August, 2014

The sky is clear and I am in a boat on the Mekong River, off to Vietnam. I can see little mangroves on our way, and small shrubs that are very peculiar in both of Cambodia’s rainy and dry seasons. The Mekong River hosts the world’s largest freshwater fishery and is the second-most biodiverse river on Earth. In certain periods of the year it flows South and for the other periods it changes directions and flows North. This makes the river have a very unique habitat and is one of the reasons why you can find so many fish species here.

DCIM101GOPRO mekong

We are in Phnom Penh for 2-3 days and have seen the Killing Fields already. The Khmer Rouge atrocities are unbelievable, and seeing the thousands of skulls with my naked eye made my hair stand on end. I cannot imagine how much the native Cambodians suffered during the four long Khmer Rouge governed years between 1975 and 1979.

I am currently reading a book called ‘They First Killed My Father.’ The main character is a little girl named Leung, who is telling the story of her family of nine, including Pa, Ma, and the seven siblings. In the beginning of the book the author depicts city life in Phnom Penh during old days, where everybody is busy with their daily life routines, far away from understanding the meaning of war. One day in April 1975 everyone is forced to leave the cities and take the roads towards rural areas. No one knew where this journey would end and the Khmer Rouge soldiers told them they would go back to their homes within three days, which soon turned out to be a lie, a big lie.

This book explains all the delicate details of the Cambodian people’s sufferings during the mass atrocities. Although I’ve heard many stories like this (i.e. Bosnian War, the Nazi Holocaust, etc.), this one is extremely unique in the sense that one fourth of the entire Cambodian population was executed in just four years, and one can see the traces of this through the pile of skulls in the Killing Fields.

killing fields

Pile of skulls in the Killing Fields.

rice field_killingfield

Rice fields in the Killing Fields. The unity of life and death.

DCIM101GOPRO

A photograph of a Pol Pot victim in Tuol Sleng Genocide Museum in Phnom Penh.

DCIM101GOPRO

Photographs of Pol Pot Victims in Tuol Sleng Genocide Museum in Phnom Penh.

Phnom Penh has a unique smell, which till now, I still cannot not figure out what is. It could have been tamarind or some creamy sauce, but I am just speculating! The street bazaars provide a scene showing some of the freshwater diversity found in the Mekong River. There are snails, crabs, eel fish and many others that I do not know the name of. I am not sure how people are not disgusted (empathy Bilgenur empathy!) by the appearance of all the naked flesh exhibited on the stalls.

pazar (1) pazar (2) pazar (3) DCIM101GOPRO

There does not seem to be any refrigerator with all the meat sold outside under the boiling Cambodian sun. I feel like they should get rotten and fleshy very quickly, but interestingly, people buy them no matter what.

My disgust over the street  food leaves itself to some sort of curiosity, and my exploratory side wants to try different tastes. However, I did not find myself courageous enough to try the grasshoppers sold on the streets side by side and do not think I ever will. However I do understand why people would eat these insects. Basically, these insects are noted for their nutrients, having a high content of protein, and are eaten by people who survive with a relatively low per capita income and purchasing power. Yet, it is not the only indicator for why insects are part of their diet. Also, based on the IMF World Economic Outlook, 2014, Cambodia’s Gross Domestic Product (GDP) seems to show an increasing trend.

I’ve seen many homeless people in Phnom Penh, and it struck me hard ever since I arrived in the city. It may be because Singapore, where I am living now, is so sterile, safe and homeless-free that I could not envision how the economically lower class thrive in Cambodia’s current dismal state.

photo 1Living in Singapore, I sometimes feel myself in a bubble, where people do not suffer from the lack of basic commodities, such as food and accommodation (even though I may be incorrect in saying this).

Overall, Cambodia to me is a country of smiling people who have suffered tremendously under the Khmer Rouge Regime. I feel so bad for how much they lost in order to survive. And yet, I am amazed by their generous smile, which you would see once your eyes come across with theirs.

photo 4

This is the very instant moment I captured with my camera on the streets across Mekong River. Perfect image for Nicholas A. McGirr’s words in his book Life of Death: “Death truly does have life, and walks with and lives through us everyday.”

PS: Many thanks to Francesca McGrath for proofreading.

sekizbindörtyüzonaltı kilometre ötedeki mandalina çiçeği

Standard

Martılara simit atmak

En özlenilen

Yahut Bahriye Üçok Heykeli’nin önünden geçmek

seyyar satıcının ya da Ulus’a gidecek dolmuşun egzoz sesi sessizliği bastırırken.

Ya da sabah ayazında burnuna çalınan, kışın dahi silemediği o mandalina çiçeği kokusudur.

Ve sen istanbul’a yazılmış şarkılar dinlerken bulursun kendini,

İstanbul ile aranda neredeyse sekizbinyediyüz kilometre varken üstelik.

Ve sorarsın, ne zaman döneceksin? Yahut dönecek misin?

22 Kasım 2014, Singapur

Ölüm nedir?

Standard

Bu satırları çiziktireli epey olmuştu aslında. Bugün lab arkadaşım koridorda yanyana geldiğimizde birdenbire ‘Hayat boktan ve sonunda da ölüyoruz’ diyince yazdıklarım sanki bir anlamlandı. Ona diyecektim ‘O halde daha çok sevişmeli’ diye ama demedim. Belki bir ara derim.

Ölüm nedir? Ölünce çözünecek vücudun önemi nedir? Peki yaşam sevdiklerinden uzaktaysa hep, yaşamak nedir

ve ölüm hep varsa?

ve ölümden kaçış yoksa?

ve maggot’lar yiyecekse vücuttan arta kalanları günün birinde

gelip geçici an ve mutsuzlukların hükmü nedir?

Çikolata ve güzel sırt

Standard

Nü fotoğraflarına bakıyordu. Fonda B.T. çalmakta. Özlemek, değişmek, delirircesine özlemek. Yaşamın getirdiklerini nasıl karşılayacağını bilmez haldeydi. Sabaha karşı oturup kalmıştı yine, çokça yaptığı gibi. Bir kitap sarmıştı fazlasıyla, bir sayfa daha, hadi bir bölüm daha derken saat 4’ü bulmuştu bile. Karmaşık ilişkileri anlatan bir kitaptı, güzel bir insanın getirdiği. Uzun zamandır yemek yememiş birinin zeytinyağlı kuru fasulyeye saldırdığı açlığıyla o da saldırmıştı kitaba, dehlizlerinde boğulurcasına, hiç bırakmamacasına.

Bu kitabı okuyan kişiler acaba ne hissediyordu? Kadın erkek ilişkilerine dair görüşleri neydi?  Ellerin İstanbul deseydi mesela sevdiği kişi, erir miydi böylesi bir kitabın okuru? Güzel bir sırt onlara ne düşündürürdü? –Takıntıları pek yoktu ama niyeyse güzel sırtlara bir zaafı vardı.- Bunun gibi mesela?

sırt

Anlaşıldı.. Geceler belli ki yaramıyordu bu kişiye. Eski mektuplara ya da e-postalara gitmek ihtiyacı duymuştu. Bu ilişkiler ne tuhaf şeyler, yaşarken havadasın, uçuyorsun adeta. Sonra geri dönüp bakınca ise bütün çatlaklarını bütün açıklığıyla görüyor, kızmak değilse de kendine gülüyorsun.

Şunu buldu eski anıları kurcalarken, Charles M. Schulz’un bir sözü:

All you need is love. But a little chocolate now and then doesn’t hurt.

Belki de bitter çikolatayı yememeliydi artık, hep oyduysa bastıran başka istekleri. 🙂 Bütün dünya duysa mıydı, zaten bütün dünya sanki hep bu anı bekliyordu (tövbe tövbe). Çikolata yememeye karar vermişti. Ama kararı almasının hemen ardından pişmanlık duymaya başladı bile. Schulz’un demek istediği aslında aşk olmadığı zaman birazcık çikolatanın da işe yarayabileceğiydi. Hem acıları da bastırıyordu aşk, ay pardon çikolata.

İyisi mi kafayı yiyeceğine çikolatayı yesindi. Gülümsedi.

Def vardı şarkıda, şu İranlıların pek sevdiği enstrüman yok mu canım, işte o. Bir yandan o çalarken çikolatanın alüminyum folyosunu yavaşça soydu,  bitter ve sert olunca bölmesi de zordu parçalara. Nihayet bölebilince dilinin üzerine bıraktı küçük siyah renkli çikolatayı –aşk-niyetine.-

Ağzında dağılmasını bekledi. Sanki def de bu tada eşlik eder gibi yer yer şiddetleniyordu, sonra sönüyordu sesi. Tadını çıkardı. Uyumamışlığın, karmaşık duyguların, kendisini eskilere, çok değil bundan bir yıl öncesine götüren düşüncelerin ve İstanbullu şarkının eşliğinde.

Bok

Standard

Hem güçlüsün, hem güçsüz. Hiç böyle hissettiğin oldu mu? Kendine yeten ve bağımsızsın ama başını koyacağın omuz düşüncesi çeliyor aklını. Mesele omuz değil ama omzun üzerindeki kafada. O kafa karar veremedikçe ne yapmak istediğine, seni de yerden yere vurabilir. Bir yere kadar.

Karar verebilmek için tak etmesi gerekiyor demek ki canına. Hayır demeyi sana öğreten o an gelmiştir belki de. Hayır demek de büyük meziyet, aslında sanki bunu becerebildiğinde farkediyorsun büyüdüğünü, yaptığın işin önemli olduğunu, her şeye zamanının olmadığını ve bazı şeyleri sindire sindire yaşamak gerektiğini.

Ve bunu öğrendiğinde farketmen uzun değil artık, gereksiz insanlarda zamanın akıp gittiğini. Öncesinde zihin hep şunu işlemiştir, ‘’ama ondan da şunu öğrendin’’. Hayır efendim, kaprislerde boğulmak dışında neyi öğrendin? Vaktin yok ona buna şuna. Vaktin yok onun bunun şunun kararsızlığının geçmesine, büyümesini beklemene.

Bugün boktan bir gündü. –insanlar savaşta ölüyor, sense günlük iniş çıkışlarının boktanlığında boğulmakla meşgulsün

Ama boktan bir gündü. Savaşlar konusundaki karamsarlığım ve anlam veremezliğim de kendini yer yer kayıtsızlığa bırakıyor. Özellikle Kamboçya’da kanlı Pol Pot rejimini duyup Ölüm Tarlaları’nı gezdiğimde farkettim. İnsan çıldırır çok düşünse. Bazı şeylerde mantık aramak anlamsız. Bir ülke nüfusunun dörtte birini dört yıllık zaman zarfında nasıl yok etmişler sorusuna cevap yok. Şey gibi düşünüyorum, doğanın kendi döngüsü içinde toplu yokoluşlar var. İnsanlarda da dönem dönem gücünün sarhoşluğuyla toplu kıyımlar yaratanlar olabiliyor. Buna mantık çizmiyorum, anlamaya çalışmayı da bıraktım. İnsanlar ölüyor ve ben instagram’a güzel çıktığımı düşündüğüm bir fotoğrafı koyabiliyorum. Evlerinden olurken insanlar ben Singapur’da bir kafede oturmuş kahve içebiliyorum.

-Kendime kızmalı mıyım? Herkes yaşayamıyor diye ben yaşarken utanmalı mıyım?-

Ama duyular uyarılmış ama kayıtsız. Ama çıldırmış gibi ağlarken ama ağız dolusu gülerken. –ikilemde kalmak sık yaptığım bir şey. Mutlak doğru lügâtımda olan bir şey değil. Her şey sorgulanabilir, değişken ve akışkan-. Hayat akıyor. Ben mesela boktan bu günün sonrasında kendi hayatıma ve ne yapmak istediğime dair canımı sıkarken, başkalarının aslında çok daha büyük meseleleri var. Yaşamak dedim ya hani, aslında hep dışardan göründüğü gibi değil. Mesela hep mutlu olmak diye bir şey yok. Bunu diyenler aslında içindeki çığlıklarını gören gözlere sahip değiller. O gözler uzakta. Bulması kolay değil. Günün boktanlığı biraz da bundandı.

Neyse ki kız kardeş ve bazı dostlar var. İyi ki varlar.

Taşeron işçiler, dua ve politika

Standard
download

Fotoğraf: Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) websitesi

“Bilimsel araştırma yapanlar arasında sıkça olan bir durumdur, bir bilim insanını ‘Bu gerçekten sağlam bir argüman’, ‘benim yaklaşımım hatalı’ derken duymanız mümkündür. Bunun üzerine fikirlerini değiştirirler ve bir daha o eski fikirlerini duymazsınız. Bunu gerçekten yaparlar. Bu tabii olması gerektiği kadar sık olmaz; çünkü bilim insanları da insandır ve değişim sancılıdır. Ama bu her gün olur. Politika ya da dinde böyle bir durumun gerçekleştiği zamanı hatırlamıyorum.”

Carl Sagan

Hataları kabul etmek sorgulamaktan mı geliyor diye düşünüyorum. Yahut (hep) kaderci yaklaşım mı hataları halının altına süpürmeye ve görmezden gelmeye sebep oluyor?

Koltuk sevdası bu kadar mı gözleri kör edebilir? Bunca ölüme hala kılıf uydurmaya çalışmak nasıl böylesi mümkün?

Jandarma, polis ve korumalarıyla halkın öfkesinden kendini kurtarmak için etten duvar örmüş malum kişi: Halkın seni istemediğini anlaman için kaç ölüm gerekli?

Deneyler, sunumlar, makaleler, bilim yapmak kafayı haliyle farklı şekillendiriyor, argüman arar oluyorsun, sana söylenen her bilgiye bir destek, bir kaynakça..

Ama bu biraz da kötü bir özellik; çünkü Türkiye’den gelen haberler ve neticesinde kafayı sıyırmadan yaşamak biraz zor. Mesela (tam da) yerel seçimlerde elektrikler ülkenin pek çok yerinde kesikken, trafo’ya kedi girmiş demesi Enerji(!) bakanının ya da Manisa’nın Soma ilçesinde, özel işletmeye ait kömür madeninde, dün elektrik sisteminden çıkan yangında yaşamını yitiren 200’ü aşkın işçinin ardından 100 yıl öncesinin Japonya’sı, İngiltere’si ile karşılaştırılan 2014 Türkiye’si ve her zamanki gibi ‘fıtratında var bu mesleğin, kaderinde var ölmek bu işçilerin’ söylemine sığınan kişi. Başı sağ olsun herkesin, yas da ilan edilsin, ama bakanın ağzında şu laf ‘Arkadaşlar ihmal varsa biz buna kayıtsız kalmayız. İhmal var ya da yok demek bu sabahın gündemi değil….’

Ama ne zaman gündem olacak bu ihmalkarlıklar? Taşeron işçiler ne zaman gündem olacak? İş kazalarına ilişkin araştırma önergeleri ne zaman geçecek meclisten? Meclis komisyonu ne zaman kurulacak bunları araştırmak için?

Bir arkadaşım yazmış, ”Katillerini allah’a havale eden toplumdur 151 emekçinin katili, madeni tevekkülle kuran, arama-kurtarmayı dua ile yapan, cinayeti kader gören zihniyettir..”

Bunun üzerine ”Ama dua da mı etmeyelim?” sorusuna verdiği cevap da şöyle: ”Tabi ki edeceksin. Ama önce şunu diyeceksin “bu olay neden gerçekleşti?” “bu olayda benim bir payım var mı?” “Böyle bir olay bir daha nasıl gerçekleşmez?” Ondan sonra ilgili makaleleri okuyacaksın, gelişmiş ülkeler ne yapmış göreceksin. Ondan sonra sabaha kadar dua et.”

Uzun lafın kısası, hemen kader demeden önce düşün ve sorgula.

Bilimin sesi kısılmasın!

Standard

Doktorasını yapmakta olan, bilim yapmaya ve anlatmaya gönül vermiş bir akademisyen aday adayı olarak akademisyenlerin özgürlüğünü kısıtlayıcı yeni yasa ile ilgili olarak bu yazıyı yazmam gerekti.

Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK)’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliğinin 6’ıncı maddesinin (Kınama Cezası Gerektiren Fiil ve Davranışlar) birinci fıkrasına şöyle bir madde eklendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek.”

İlgili haber yazısı için: http://www.radikal.com.tr/turkiye/akademisyenlere_demec_verme_yasagi_getiriliyor-1173630

YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, bu hüküm hakkında basında ve sosyal medyada çıkan bazı yanlış anlamaları düzeltmek adına yaptığı açıklamada demeç verme yasasının, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması anlamına gelmediğini; yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşıdığını belirtti.

Bilimden ne anladığımızdan (yahut anlamadığımızdan) mı, akademisyenleri sadece kendi alanında yetişmiş gören akıldan mı, bilim insanlarının toplumla bir araya geleceği vasıtalara ket vurulmasının bilimi anlatmamak demek olduğundan mı? Hangi birinden bahsetmeliyim?

Başlıyorum.

Akademisyenler sadece kendi işini yapsın, başkaca da bir şeye karışmasın kardeşim, deniyor. Gelin, belli tanımlara öncelikle bir açıklık kavuşturalım.

Akademi: Yüksek öğrenim sürecinde ve araştırmada yer alan öğrenci ve bilim insanlarından oluşan topluluk. Kelime aslında antik Yunan dilinden, Akadeos adındaki Atinalı bir kahramandan geliyor. Atina’da Eflatun (ya da Platon) tarafından meşhur edilen bir öğrenme merkezi var. Buraya Akademos deniyor. Akademi oldukça zengin anlamlı bir kelime, öyle ki bilginin kültürel birikimi, gelişimi ve üreten ve paylaşanlar arasında sürekli hareketi de akademi kelimesinin anlamını pekiştiriyor.

Akademisyen: Üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişiler.

Bu yeni yasaya göre akademisyenler kendi alanları dışında demeçler veremeyecekler. Bu zihniyetin örneklerini çoğu öğrenci eğitim hayatı boyunca yaşamıştır. Tek renk giyineceksin, mümkünse siyah ya da gri olacak. Sınava mı çalışmak zorundasın, bütün hobilerini bırakacak, sadece testlere odaklanacaksın. Ezberleye unuta, bilgi hazımsızlığı çekerek yıllarını okulda geçireceksin, dikkat et daha hiçbir şeyi sorgulayamadın.

Sıkıntımız burada. Sorgulamak yerine ezberleyip geçmeyi ‘öğretiyor’ aldığımız eğitimin çoğu. Belli bir eşikten geçmiş, sorgulamayı kendine farz edinmiş kişiler, nam-ı diğer akademisyenlerin de sesi çıkmazsa kimin çıkacak? Bir noktaya dikkat çekmek gerek, ruhunu ihalelere satmamış, her koşulda tarafsız kalabilen ve bilimsel gerçeklikle hareket eden kişileri sorgulayan akademisyen olarak adlandırıyorum. Akademisyen olmak için yetişmiş insan olmaz yetmez yani, örneğin her biyolog bir akademisyen değildir. Sadece makaleler, bildiriler, bilim dünyası içinde sınırlı kalmış üretkenlik yetmez akademisyen olmak için, ne kadar yazdığın, anlattığın, medyayı nasıl kullandığın, örneğin Evrimsel Biyoloji alanında uzmanlığını almışsan, Evrim kuramı’nı kitlelere nasıl doğru ulaştırdığındır seni asıl akademisyen yapan.

Öte yandan 1 Şubat 2014 günü kaybettiğimiz Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji bölümünden emekli Prof. Dr. Aykut Kence gibi sinek popülasyon genetiği üzerine uzmanlığını almış olup Çernobil felaketi sonrası çayda radyasyon tehlikesini de gündeme getirebilmeli bir akademisyen, üstelik ne kadar susturulmaya çalışılırsa çalışılsın. Düşününce ne alaka diyor insan, popülasyon genetiği nere, Çernobil’in radyasyonlu çayları nere?

Öyle değil işte. Akademisyen kişi bilimsel gerçeklere sadık kalarak ve tarafsız konuştuğu sürece bütün topluma ulaşabilmelidir, sadece kendi alanında sınırlı kalmak zorunda da değildir. İletişim kanallarından biri olan medyayı kullanmasına ket vurmak ise topluma ulaşmasının ve haliyle toplumun gerçekleri duymasının önünde büyük bir engel oluşturacaktır. Bilim insanı kişi bildiri de yayımlamalı, demeç de vermeli, sorgulamalı ve yeri geldiğinde bunu sesli de yapmalıdır.

Sanırım en büyük eksiğimiz bu toplumca. Sorgulamaktan kaçıyor ve belki korkuyoruz bile. Belki de sorular sormaya başladıkça anlayacağız akademisyenliğin gerçek anlamını ve farkedeceğiz aslında onları susturdukça toplumun daha da sessizleşip kronik ‘her bilgiyi kabul edenler’ olacağını.

Akademisyenlerin sesinin gür çıktığı bir Türkiye’ye ve Prof.Dr. Aykut Kence’ye adıyorum bu yazımı.

Zeytin ağacı, düşünmek ve özlemek üzerine

Standard

Felsefenin zeytin ağacı altında yapıldığını, antik dönemlerdeki pek çok uygarlıkta filozofların okulları zeytin ağacına yakın yerlerde kurduklarını, zeytinin Bilgelik Tanrıçası Athena’nın ağacı olduğunu ve bilgi seven, düşünen insanların (homo thinkus) bu nedenle zeytinlik bölgelerde toplandığını geçenlerde öğrendim Ankara’da katıldığım ağaçbilim (dendroloji) okulunda. Zeytinin bende kişisel olarak yeri ayrı, hem yemeyi çok severim, hem de zeytin ağacının yetiştiği iklim bölgelerini. Neticede bir Akdenizliyim. Singapur’a gelmeden önce Antalya’da Akdeniz Felsefe Topluluğu’ndan birçok kişiyle tanışmak ve zeytin ağacı bulamadıysak da Kesik minare’de taşların üzerine oturarak veya Kaleiçi’nde asma yapraklarının altında yaptığımız politika ve felsefe sohbetleri ağzımda hem tatlı hem de buruk bir tat bıraktı.

Kaleiçi'ne kuş bakışı
Tatlı olmasının sebebi böyle anların zor yakalanmasından ileri geliyor, bira, Kadiköy simiti ve direniş ruhu eşliğinde biz o anları yakaladık. Buruk olması ise bir daha Kesik Minare’de aynı grupla ne zaman bir araya geleceğimi bilmememden kaynaklı. Bir de buram buram özlemek var tabii.

Safi düşünme eylemini, metinler üzerine konuşmayı çok severim. İTÜ’de iken bir sene tiyatroda yer aldım. Tiyatro senin için ne diye soracak olursanız, İTÜ Sahnesi (İTÜS)’nin seyirciyi de oyuna katan ve sürekli aktif kılan, sahneyle sınırlı kalmayıp dışarı taşan, düşündüren ve sadece oyun, metin, hikaye üretme kaygısı gütmeyen ama oyun oynarken düşündüren, algıyı değiştiren anlayışı diye cevap verirdim. İTÜS’te yer almayı çok isteme sebebim ise Maslak kampüsündeki Kültür Sanat Binası’nda bir kış günü izlediğim Şimdiki Zamanın Rivayeti adlı oyundu. Oyun, oyuncuların aylar süren okumalar sonucu seçtikleri metinlerin derlemelerinden, gerçek konuşmalardan (bkz. Bir cumartesi annesi), mektuplardan ve kendi yazdıkları metinlerden oluşuyordu ve militarizm ve milliyetçiliğin kurgusal olduğunu anlatıyordu yer yer güldürüp, yer yer acıtarak. Oyuncuların bölümleri birbirine bağlanmamıştı ama bu oyunun üzerimde bıraktığı ‘bu çok farklı bir şey ama’ hissini daha da arttırdı. Şöyle ki, o zamana kadar izlediğim oyunların aksine tek bir sahnede, çok dekorlu, kostümlü bir arkaplanda, seyirci ile oyuncu arasında bir mesafe konmuş bir oyun değildi o akşam izlediğim. Bilakis, karanlık bir koridorda ışığın yönünü ve oyuncunun sesini takip ederek sürekli hareket halinde izledik biz oyunu. En çok aklımda kalan Atılım’ın elindeki el fenerini yakıp söndürerek okuduğu Can Yücel’in ‘Bayramlık’ şiiri oldu, benim de sonraları çokça dilime dolanan:

Koyunlar keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış

Yani, o güne kadar izlediğim oyunlardan deneyselliği ile sıyrılıyor olması ve siyasi ve eleştirel bir dili olması nedeniyle yer almayı çok istedim İTÜS’te ve orada fiziki yolculuğum bir yıl sürdü, zihnimde açtığı kapıları ise yıl gibi göreceli bir kavramla anlatmayacağım.

İTÜS ile Beyoğlu'nda bir oyun sonrası

Provalar oldukça yoğun geçiyordu, metinler üzerinde bolca düşündüğümüz ve soru sorduğumuzdan bazı akşamlar başım ağrıyarak ayrılıyordum. Fiziksel olarak çok daha hafif olma, vücuttaki belirli bölgelerin farkında olma, dinlenme ve kendimizi gözlemlemeye dayalı Feldenkreis etüdleri ve kendi yarattığımız şarkılara uydurduğumuz, hareket merkezini vücudun çeşitli yerleri kabul edip (örn. Pelvis) yaptığımız fiziksel hareketler, günlük konuşma dilinden sessizliğe geçişi sağlamaya çalıştığımız (ve epey zorlandığımız) oyuncuya ayrılan serbest zaman, ilkel kabilelerdeki ayinleri andıran doğaç çalışmalarımız, metin çalışırken Stanislawski ve Grotowski makaleleri ve seçtiğimiz konu üzerine grup olarak yaptığımız okumalar provaların genel gidişatını oluşturuyordu. Okuduğumuz kitaplardan biri Taner Akçam’a ait “İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu” idi ve oyunumuzun temasını anlatmak açısından kitaptan bir kısmı burada aktarmak istiyorum.

“Tarihte yaşanmış acı olaylar üzerine konuşmak yerine onların unutulmasını istemek insani bir duygudur fakat bu acı olay eğer üzerinde konuşulmazsa ‘unutmaya’ terk edilemez. ‘Unutma’nın yolu hatırlamanın kurumsallaştırılabilmesinden geçer.”

Çıkardığımız oyunla bizim yaptığımız da bir nevi, temizlik yaparken tozlar bazen halı altına süpürülür de süpürülmüş gibi yapılır ya hani, işte o halının altındaki tozları ortaya çıkarmak gibiydi. Yani unutulduğu sanılan bazı şeyleri hatırlatmak ve ortak paydamız olan insanlıkta buluşmaya bir davet gibiydi. Provaların bir bölümünü de yazı yazmaya ayırıyorduk ki, konu ile bağlantısı olduğu için bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu yazıma bugün geri döndüğümde ise Singapur’da olduğumun, burada birkaç yıl yaşayacak olduğum gerçeğinin, yani memlekete ve yüreğime öyle ya da böyle dokunmuş insanlara özlemin her türlüsünü tadacak olma gerçekliğinin ayırdına vardım iyice. Memlekete olsun o zaman bu yazım. Özlem olsun adı da.

Özlem… Garod… Missing….
Diller farklı olsa da yanan yürekler, gözlerdeki yaşlar hep aynı. Özlemin kökü, kökeni farklı olsa da, anaya, çocuğa, okula, arkadaşa, memlekete özlem gibi, özlem aslında hep aynı..
Öyle ki ne kadar sakin ruhlu olursa olsun insan, onun içini özlemek hissi bir yaktı mı kor gibi, sükuneti de aleve dönüşüyor, yakıp yıkıyor kendine dair ne varsa bildiği.. Belki özlediği şeye kavuşunca hisleri değişecek, belki durulacak, belki daha da alevlenecek; fakat heyhat, yine de duygularına gem vuramıyor o kişi.
Memleket özlemi de nice özlem çeşidinden sadece biri. İçinde yaşasan belki adını anmayacağın, adım atmayacağın, değerini bilmeyeceğin memleketin nice yerini uzaktayken maksat ne olursa olsun, gezi olsun, sürgün olsun, öyle bir özlüyorsun ve o özlem seni öyle bir şaşırtıyor ki, böylesine kuvvetli duyguların senin vücudunda, düşüncelerinde yarattığı dalgaya bakıp kalıyorsun.
Araya siyaset, akıl oyunları, bencillik girdi mi taraflar oluşuyor, ölümüne taraflar, oysa ne basit insanların şu ortak paydada birleşmesi: Özlem ve öyle bir paradoks ki bu özlem kırdırıyor insanı insana aynı zamanda.. Özlediğin yere ulaşmak için yakıp yıkıyor, yok etmek için öldürüyorsun. İnsani bir duygunun dışavurumu böylesine acı da olabiliyor.
Dağın adı Ağrı da olsa, Ararat da, dağ aynı dağ oradaki ve dile gelse ne çok şeyi var söyleyecek, ya da sadece acı acı gülecek.. ‘ Siz insanlar’ diyecek, ‘Kardeşsiniz aslında, birsiniz, bütünsünüz, bir de şu halinize bakın, adım ne olursa olsun fark etmiyor, adınız Türk ya da Ermeni fark etmiyor, nasıl ben bir bütün, ulu dağ isem, siz de öyle bir bütünsünüz, haykırışlarınız, mutluluklarınız, özlemleriniz hep aynı, tıpkı dağın iki yanından esen rüzgarın, iki yanını da aynı şekilde yalaması, kopardıkları fırtınalar gibi.’ Belki de bunları diyecek dağ dile gelse. Ve insanlar uğruna bunca savaştıkları dağın bu sözlerinden etkilenip sarılacaklar birbirlerine yeniden gerçek kardeşler gibi..
Ortak paydaları barışa dönüştürmek bu kadar mı zor gerçek hayatta ya da çoklu yalan politikada? Sınırları çizmek, haritalar yapmak kolay da, ayırmak kolay da insanları, birleştirmek niye bu denli zor?
Arakel abe de her karışını avcunun içi, gözünün bebeği gibi bildiği memleketini, Türkiye’ yi öyle özlüyor, yüreği öyle yanıyor ki, siyasetmiş, sınırmış gözü görmüyor ve sonsuz saflığıyla memleketini insanlarından ayırmış Aras’ı geçiyor, her bir taşı, toprağı öpüyor, ana babasının mezarına gidiyor, o içindeki ateşi dindirmeye dursun, bırakıp geldiği yerde fırtınalar kopuyor, biri casusluk yaptığını söylerken diğeri böylelikle sosyalist rejime karşı çıktığını iddia ediyor, ardı arkası kesilmiyor söylenenlerin. İki ülke arasında siyasi notalar, ’yüksek tansiyon’ da cabası.. Fakat kim ne derse desin, ona git diyen ta kendisi yüreğinin, okumamış yazmamış Arakel’ in. O yüzdendir ki, özlemin ne olduğunu bilenler anlıyor ancak Arakel’i, diğerleri onu topa tutmuşken. Arakel için yok işte sınır, devriye, çizgi, barikat.. Onun için varsa ancak memleket var ve de memlekete duyduğu özlem..
Özlem.. Garod.. Missing… Bu kadar kolay aslında birleştirmesi insanları bir çatı altında, aynı paydada ve bu kadar zor aynı insanların karmaşık doğası yüzünden..