Tag Archives: Singapur

Zeytin ağacı, düşünmek ve özlemek üzerine

Standard

Felsefenin zeytin ağacı altında yapıldığını, antik dönemlerdeki pek çok uygarlıkta filozofların okulları zeytin ağacına yakın yerlerde kurduklarını, zeytinin Bilgelik Tanrıçası Athena’nın ağacı olduğunu ve bilgi seven, düşünen insanların (homo thinkus) bu nedenle zeytinlik bölgelerde toplandığını geçenlerde öğrendim Ankara’da katıldığım ağaçbilim (dendroloji) okulunda. Zeytinin bende kişisel olarak yeri ayrı, hem yemeyi çok severim, hem de zeytin ağacının yetiştiği iklim bölgelerini. Neticede bir Akdenizliyim. Singapur’a gelmeden önce Antalya’da Akdeniz Felsefe Topluluğu’ndan birçok kişiyle tanışmak ve zeytin ağacı bulamadıysak da Kesik minare’de taşların üzerine oturarak veya Kaleiçi’nde asma yapraklarının altında yaptığımız politika ve felsefe sohbetleri ağzımda hem tatlı hem de buruk bir tat bıraktı.

Kaleiçi'ne kuş bakışı
Tatlı olmasının sebebi böyle anların zor yakalanmasından ileri geliyor, bira, Kadiköy simiti ve direniş ruhu eşliğinde biz o anları yakaladık. Buruk olması ise bir daha Kesik Minare’de aynı grupla ne zaman bir araya geleceğimi bilmememden kaynaklı. Bir de buram buram özlemek var tabii.

Safi düşünme eylemini, metinler üzerine konuşmayı çok severim. İTÜ’de iken bir sene tiyatroda yer aldım. Tiyatro senin için ne diye soracak olursanız, İTÜ Sahnesi (İTÜS)’nin seyirciyi de oyuna katan ve sürekli aktif kılan, sahneyle sınırlı kalmayıp dışarı taşan, düşündüren ve sadece oyun, metin, hikaye üretme kaygısı gütmeyen ama oyun oynarken düşündüren, algıyı değiştiren anlayışı diye cevap verirdim. İTÜS’te yer almayı çok isteme sebebim ise Maslak kampüsündeki Kültür Sanat Binası’nda bir kış günü izlediğim Şimdiki Zamanın Rivayeti adlı oyundu. Oyun, oyuncuların aylar süren okumalar sonucu seçtikleri metinlerin derlemelerinden, gerçek konuşmalardan (bkz. Bir cumartesi annesi), mektuplardan ve kendi yazdıkları metinlerden oluşuyordu ve militarizm ve milliyetçiliğin kurgusal olduğunu anlatıyordu yer yer güldürüp, yer yer acıtarak. Oyuncuların bölümleri birbirine bağlanmamıştı ama bu oyunun üzerimde bıraktığı ‘bu çok farklı bir şey ama’ hissini daha da arttırdı. Şöyle ki, o zamana kadar izlediğim oyunların aksine tek bir sahnede, çok dekorlu, kostümlü bir arkaplanda, seyirci ile oyuncu arasında bir mesafe konmuş bir oyun değildi o akşam izlediğim. Bilakis, karanlık bir koridorda ışığın yönünü ve oyuncunun sesini takip ederek sürekli hareket halinde izledik biz oyunu. En çok aklımda kalan Atılım’ın elindeki el fenerini yakıp söndürerek okuduğu Can Yücel’in ‘Bayramlık’ şiiri oldu, benim de sonraları çokça dilime dolanan:

Koyunlar keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış

Yani, o güne kadar izlediğim oyunlardan deneyselliği ile sıyrılıyor olması ve siyasi ve eleştirel bir dili olması nedeniyle yer almayı çok istedim İTÜS’te ve orada fiziki yolculuğum bir yıl sürdü, zihnimde açtığı kapıları ise yıl gibi göreceli bir kavramla anlatmayacağım.

İTÜS ile Beyoğlu'nda bir oyun sonrası

Provalar oldukça yoğun geçiyordu, metinler üzerinde bolca düşündüğümüz ve soru sorduğumuzdan bazı akşamlar başım ağrıyarak ayrılıyordum. Fiziksel olarak çok daha hafif olma, vücuttaki belirli bölgelerin farkında olma, dinlenme ve kendimizi gözlemlemeye dayalı Feldenkreis etüdleri ve kendi yarattığımız şarkılara uydurduğumuz, hareket merkezini vücudun çeşitli yerleri kabul edip (örn. Pelvis) yaptığımız fiziksel hareketler, günlük konuşma dilinden sessizliğe geçişi sağlamaya çalıştığımız (ve epey zorlandığımız) oyuncuya ayrılan serbest zaman, ilkel kabilelerdeki ayinleri andıran doğaç çalışmalarımız, metin çalışırken Stanislawski ve Grotowski makaleleri ve seçtiğimiz konu üzerine grup olarak yaptığımız okumalar provaların genel gidişatını oluşturuyordu. Okuduğumuz kitaplardan biri Taner Akçam’a ait “İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu” idi ve oyunumuzun temasını anlatmak açısından kitaptan bir kısmı burada aktarmak istiyorum.

“Tarihte yaşanmış acı olaylar üzerine konuşmak yerine onların unutulmasını istemek insani bir duygudur fakat bu acı olay eğer üzerinde konuşulmazsa ‘unutmaya’ terk edilemez. ‘Unutma’nın yolu hatırlamanın kurumsallaştırılabilmesinden geçer.”

Çıkardığımız oyunla bizim yaptığımız da bir nevi, temizlik yaparken tozlar bazen halı altına süpürülür de süpürülmüş gibi yapılır ya hani, işte o halının altındaki tozları ortaya çıkarmak gibiydi. Yani unutulduğu sanılan bazı şeyleri hatırlatmak ve ortak paydamız olan insanlıkta buluşmaya bir davet gibiydi. Provaların bir bölümünü de yazı yazmaya ayırıyorduk ki, konu ile bağlantısı olduğu için bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu yazıma bugün geri döndüğümde ise Singapur’da olduğumun, burada birkaç yıl yaşayacak olduğum gerçeğinin, yani memlekete ve yüreğime öyle ya da böyle dokunmuş insanlara özlemin her türlüsünü tadacak olma gerçekliğinin ayırdına vardım iyice. Memlekete olsun o zaman bu yazım. Özlem olsun adı da.

Özlem… Garod… Missing….
Diller farklı olsa da yanan yürekler, gözlerdeki yaşlar hep aynı. Özlemin kökü, kökeni farklı olsa da, anaya, çocuğa, okula, arkadaşa, memlekete özlem gibi, özlem aslında hep aynı..
Öyle ki ne kadar sakin ruhlu olursa olsun insan, onun içini özlemek hissi bir yaktı mı kor gibi, sükuneti de aleve dönüşüyor, yakıp yıkıyor kendine dair ne varsa bildiği.. Belki özlediği şeye kavuşunca hisleri değişecek, belki durulacak, belki daha da alevlenecek; fakat heyhat, yine de duygularına gem vuramıyor o kişi.
Memleket özlemi de nice özlem çeşidinden sadece biri. İçinde yaşasan belki adını anmayacağın, adım atmayacağın, değerini bilmeyeceğin memleketin nice yerini uzaktayken maksat ne olursa olsun, gezi olsun, sürgün olsun, öyle bir özlüyorsun ve o özlem seni öyle bir şaşırtıyor ki, böylesine kuvvetli duyguların senin vücudunda, düşüncelerinde yarattığı dalgaya bakıp kalıyorsun.
Araya siyaset, akıl oyunları, bencillik girdi mi taraflar oluşuyor, ölümüne taraflar, oysa ne basit insanların şu ortak paydada birleşmesi: Özlem ve öyle bir paradoks ki bu özlem kırdırıyor insanı insana aynı zamanda.. Özlediğin yere ulaşmak için yakıp yıkıyor, yok etmek için öldürüyorsun. İnsani bir duygunun dışavurumu böylesine acı da olabiliyor.
Dağın adı Ağrı da olsa, Ararat da, dağ aynı dağ oradaki ve dile gelse ne çok şeyi var söyleyecek, ya da sadece acı acı gülecek.. ‘ Siz insanlar’ diyecek, ‘Kardeşsiniz aslında, birsiniz, bütünsünüz, bir de şu halinize bakın, adım ne olursa olsun fark etmiyor, adınız Türk ya da Ermeni fark etmiyor, nasıl ben bir bütün, ulu dağ isem, siz de öyle bir bütünsünüz, haykırışlarınız, mutluluklarınız, özlemleriniz hep aynı, tıpkı dağın iki yanından esen rüzgarın, iki yanını da aynı şekilde yalaması, kopardıkları fırtınalar gibi.’ Belki de bunları diyecek dağ dile gelse. Ve insanlar uğruna bunca savaştıkları dağın bu sözlerinden etkilenip sarılacaklar birbirlerine yeniden gerçek kardeşler gibi..
Ortak paydaları barışa dönüştürmek bu kadar mı zor gerçek hayatta ya da çoklu yalan politikada? Sınırları çizmek, haritalar yapmak kolay da, ayırmak kolay da insanları, birleştirmek niye bu denli zor?
Arakel abe de her karışını avcunun içi, gözünün bebeği gibi bildiği memleketini, Türkiye’ yi öyle özlüyor, yüreği öyle yanıyor ki, siyasetmiş, sınırmış gözü görmüyor ve sonsuz saflığıyla memleketini insanlarından ayırmış Aras’ı geçiyor, her bir taşı, toprağı öpüyor, ana babasının mezarına gidiyor, o içindeki ateşi dindirmeye dursun, bırakıp geldiği yerde fırtınalar kopuyor, biri casusluk yaptığını söylerken diğeri böylelikle sosyalist rejime karşı çıktığını iddia ediyor, ardı arkası kesilmiyor söylenenlerin. İki ülke arasında siyasi notalar, ’yüksek tansiyon’ da cabası.. Fakat kim ne derse desin, ona git diyen ta kendisi yüreğinin, okumamış yazmamış Arakel’ in. O yüzdendir ki, özlemin ne olduğunu bilenler anlıyor ancak Arakel’i, diğerleri onu topa tutmuşken. Arakel için yok işte sınır, devriye, çizgi, barikat.. Onun için varsa ancak memleket var ve de memlekete duyduğu özlem..
Özlem.. Garod.. Missing… Bu kadar kolay aslında birleştirmesi insanları bir çatı altında, aynı paydada ve bu kadar zor aynı insanların karmaşık doğası yüzünden..

Advertisements